Anasayfa | Duzyazi 2. sayfa | Duzyazi 3. sayfa

Bu sayfadaki yazılardan en beğenilenlere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

29 Ocak 2012

Kur'an-ı Kerim'de Münafıklar

Kuran'ı Kerim'de münafıklardan bahseden çok sayıda ayet bulunmaktadır. Örneğin "Kuran'ın kalbi" olarak hadis-i şeriflerde geçen Bakara Suresi'nin -ki diziliş sırasına göre Fatiha'dan sonra 2. suredir- 8-20. ayetlerde yüce Allah münafıkları tanımlamıştır:

"İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır. Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir. Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler. Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir. İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır..."

Kuran'da mushaftaki (dizilişteki) sıralamada 63., nüzul sırasına göre ise 103. sure, Münafıkın suresi ise adı üzere Münafıkları anlatmaktadır:
"(Ey Muhammed!) Münafıklar sana geldiklerinde, “Senin, elbette Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yaptılar da insanları Allah’ın yolundan çevirdiler. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! Bu, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleri, bu yüzden de kalplerine mühür vurulması sebebiyledir. Artık onlar anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın!...."

Kuran münafıkların sonlarını da anlatmaktadır: "O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım." Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır. (Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldaltıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu." Artık bugün sizden herhangi bir fidye alınmaz ve inkar edenlerden de.. Barınma yeriniz ateştir, sizin veliniz (size yaraşan dost) odur; o ne kötü bir gidiş yeridir." (Hadid Suresi, 13-15)

Peki kişi kendinde, inancında şüphe hissediyorsa herşey bitmiş midir? Allah'ın rahmeti sonsuzdur. "Diğer bir kısmı, Allah'ın emri için ertelenmişlerdir. O, bunları, ya azablandıracak veya tevbelerini kabul edecektir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 106) Gerçekten samimi olması şartıyla, tevbe eden münafığın tevbesinin kabulü 'Allah dilerse' söz konusu olabilir. Nitekim Allah, "Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir" (Maide Suresi, 39) diye bildirilmektedir.

Kuran'da Allah'ın makbul olarak gösterdiği tevbe ise şöyle tarif edilmektedir: "Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır." (Nisa Suresi, 17). İslam'da insan kendisine bildirilmeyen şeyden sorumlu olmaz. Bana kalırsa günümüz ortalama bir Türk insanının dini bilgisi benim 6-7 yıl önce sahip olduğum kadar olup namaz kılan çoğu insan bile okudukları surelerin Türkçe anlamlarını dahi bilmemektedir. Bunda eğitim sistemimizin ta Osmanlının son zamanlarından beri giderek maneviyatımıza "yabancılaşması"nın önemli bir rolü vardır. Ayrıca ortamda çok güçlü materyalist/ateist bir yayın da sözkonusu olduğu düşünülecek olursa Allah içimizdeki imani zayıflığa düşmüşlerin ve davranışlarında aşırıya gitmemişlerin tövbelerini inşaallah kabul eder diye düşünüyorum. Bu konuda cehaletimizi yenmek adına daha fazla dini yayın okumak ve izlemek, etrafımızdaki kuvvetli paraziti bertaraf etmek ve ulvi bir bakış açısı kazanmamız açılarından faydalı olacaktır.

Peki münafıklarla karşılaştığımızda nasıl davranmalıyız? Bu tip insanlarla mesafeli bir ilişki kurmak, onlara uymamak gerekir: "İşte bunların Allah kalplerinde olanı bilmektedir. O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle." (Nisa Suresi, 63) Bu insanlara sırlarımızı da vermemeli, onların görüşlerine karşı sevgi-sempati de beslememeliyiz. Kuran ilk indiği zaman, önde gelenleri Ebu Cehil ve Ebu Leheb olmak olmak üzere Mekkeli müşrikler kız çocuklarını diri diri gömer, öldürür, 50 kadınla evlenir, bir adam öldüğü zaman borcuna karşılık karısına el koyarlardı. Yetimlere kalan miraslara da el koydukları bilinmektedir. Kuran bunların hepsini kaldırmak için gelmiştir ve bu yolda müslümanlarla müşrikler arasında amansız bir savaş yaşanmaktadır. Bugün ülkemizde de savaş halinde ölüm cezası uygulaması kanunda mevcutken Kuran da arkadan vurulmayı engellemek amacıyla Nisa Suresi'nin 89. ve 91. ayetlerinde münafıklarla karşılaşınca onların öldürülmeleri gerektiğini belirtilmiştir. Ne var ki bu ayetler savaş sırasında arkadan vurulmayı engellemek amacıyla gönderilmiş olup, aynı surenin 90. ayetinde de buna açıklık getirilmiştir: "Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir." Kuran ayetlerini bütünsellik içinde okuyup anlamak gerekir.

Allah hepimizi imani zayıflıktan, nefsimize-şeytana uymaktan korusun. Bu yolda Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah...

28 Ocak 2012

Ahlaki Erozyon ve Hukuki Fikir Egzersizi

Geçenlerde İlahiyatçı Prof. Dr. Süleyman Uludağ'ın röportajını [1] okumuştum. Kendisi "Batı krizde, Doğu uyanışta Müslümanlar arada" başlıklı yazıda,
"-Peki neden inancımız ahlaki değerleri bize kazandırmıyor?
S. U.: Bilgi olarak bu ahlakı bize veriyor. Biliyoruz ama yaşam tarzına dönüşmüyor. Bunun çok çeşitli sebepleri var. Tarih içinde toplumlarda ahlaki gevşemeler oluyor. Bu gevşemeler çürüme noktasına gidince toplum devletini, kültürünü kaybediyor. Bu şekilde tarih sahnesinden silinen kavimler var. Ahlaki çöküntü böyle bir şeydir. Müslüman toplumların gerilemesi de ahlaki zafiyete bağlıdır. Bu 600 - 700 yıllık bir dönemdir. Osmanlı'nın son üç asır gerilemesini de geniş ölçüde ahlaka bağlıyorum.
-Her şey ahlaka mı bağlı?
S. U.: Değil ama ahlaki zafiyetin büyük tesiri olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet sisteminin istenileni vermemesinin sebebi de yeteri kadar, dürüst bir ahlaka sahip olmayışımız. Günümüzde de büyük ölçüde sorunumuz bu. Son aylarda Arap Baharı'nda bahsediliyor. Suriye'de, Libya'da, Yemen'de, Mısır'da o kadar kişi öldü. Kendi milletiyle savaşan, kendi halkına kurşun sıkan bir ülkede siyasi ahlak olabilir mi? Siyasi ahlak olsa bunlar olmazdı. Hak hukuk insan hakları konularında sorun olmazdı. Bu gelişmeler de ahlak eksikliğini gösteriyor."

diye anlatmış. Bu konuda devlete düşen, vatandaşlarının haklarının birbirlerine geçmemesi, en çok da kamu yöneticilerinin adalet ve eşitliği gözetmelerinin sağlanmasıdır. Ancak bu şekilde toplumsal huzur ve refah kalıcı olarak sağlanabilir.

Bizim anayasamız Fransa örneğiyle hazırlanmıştır. Ancak her nedense Fransız Anayasasında 2. maddede "Cumhuriyetin düsturu "Hürriyet, eşitlik, kardeşlik"tir." [2] olarak geçmekteyse de bizde eşitlik vurgusu arkalara, anayasamızın 24. maddesine itilmiştir. Tabii ben Fransa ya da Amerika ya da Batı'nın herhangi bir sisteminin mükemmel olduğunu iddia etmedim hiçbir zaman, etmeyeceğim de. Ne var ki bu fark bana hep çarpıcı gelmiştir.

Dünyadaki değişik hukuk sistemlerini tartışırken geçtiğimiz yıllarda kimi arkadaşlar "örneğin ABD'de hakaret diye bir suç yok" demişlerdi. Ben de onlara "hakaret" yok, doğru, fakat "slander" (iftira) ve "insult" (aşağılama) var diye cevap vermiştim. Aksi halde zaten toplumun kardeşliğini ve bütünlüğünü koruyamazsınız. Bu bağlamda ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin kanunlarından "Türklüğü aşağılama" suçunun tamamen çıkarılmasına da karşıyım. Onun çıkarılması yerine "etnik azınlıkları aşağılama" suçu eklenmelidir. Nasıl ki "Türk şöyledir" denemiyorsa, "Kürt böyledir" de denememelidir. Bu şekilde adaletin terazisi kardeşlik bağlamında dengeye oturtulabilir.

Söz hukuk sistemlerinden açılmışken ben bir müslüman olarak çok hukukluluğun da Türkiye'de bir kere daha tartışılmaya açılmasında yarar görüyorum. Zira örneğin İngiltere'de İslam hukukunun, daha önceden uygulanagelen laik ve musevi hukuklarının yanısıra uygulanması için bakın Sedat Laçiner "Avrupa Araştırmaları Dizisi" kitabında [3] neler diyor:

"Müslümanlar, özellikle aile hukukunu ilgilendiren meselelerde İslam hukukunu uygulamayı çok elzem görmektedirler. Zaten tüm kültürlerde aile hukukunu ilgilendiren doğum, ölüm, evlenme, boşanma, miras vs. gibi meseleler genelde din olgusuyla iç içe olmuşlardır. Konunun hassasiyetinden dolayı, örneğin, Osmanlılarda hukuk reform hareketinin el attığı en son alan aile hukuku alanı olmuştur. Bir çok alanda hukuki değişiklikler ve modernleşme 18. yüzyılda başlarken, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi tarihi 1917'dir. Günümüzde İSlam ülkelerinin çoğunda da İslam hukukunun reforma uğramamış neredeyse tek alanı aile hukukudur. İngiltere Müslümanları da aileleri ile bu ülkeye yerleştikleri ilk günden itibaren bu konuya özel bir önem vermişler, hatta bazı gruplar İslam Şahsi Hukukunun (Muslim Personal Laws), İngiliz hukukuna dahil edilmesi için 1976'dan beri lobicilik yapagelmişlerdir. [4]

"İslam hukuku, aile hukukunu ciddi anlaşmazlık durumları ve kişilerin meseleyi mahkemeye getirmek istemeleri durumu hariç tamamen kişilere ve sosyal çevrelerine bırakmıştır. Zaten İngiliz hukukunun son yıllardaki yönelimi de bu yöndedir." [3]. Temmuz 2009 itibariyle İngiltere'de 85 şeriat mahkemesi faaliyettedir. Bu sayı, beklentinin 17 katıdır. Bu mahkemeler başlangıçta çok tartışılmışsa da Canterbury Başpsikoposu Dr. Rowan Williams ve eski adalet bakanı Lord Phillips tarafından desteklenmiş ve "kaçınılmaz ve yararlı" oldukları vurgulanmıştır. Sisteme gelen eşitsizlik eleştirilerine Muslim Council sözcüsü "Şeriat mahkemeleri tamamen yasaldır. Kadınlara karşı ayrımcı ya da baskıcı olduklarına dair bir delil bulunmadığı gibi tamamen de gönüllülük esasıyla çalışmaktadırlar." [5] şeklinde cevap vermiştir.

[1] http://yenisafak.com.tr/Roportaj/?t=14.11.2011&c=16&i=350622
[2] http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/242/2127.pdf
[3] Bir başka Açıdan İngiltere, Dr. Sedat Laçiner, 2001, ASAM Yayınları, Ankara. http://books.google.com.tr/books?id=l4PYRRD_vgQC&pg=PA124&lpg=PA124&dq=ingiltere%27de+%C3%A7ok+hukukluluk&source=bl&ots=Z4Fb7Gl18R&sig=sC4vitU8p0bCZq24cCTUIbwUfeg&hl=tr&sa=X&ei=RfkjT4PYMMbptQaUr-mwDg&ved=0CC8Q6AEwAw#v=onepage&q=ingiltere%27de%20%C3%A7ok%20hukukluluk&f=false
[4] UMO, What Muslim Laws?, (Londra, UMO, 1983); Tariq Modood, "Muslim Views on Relegious Identity and Racial Equality", New Community, Vol. 19, No 3, 1993, ss 513-519, s.515.
[5] http://www.dailymail.co.uk/news/article-1196165/Britain-85-sharia-courts-The-astonishing-spread-Islamic-justice-closed-doors.html

26 Ocak 2012

Türkiye'de Enflasyonun ve Çarpık Modernleşmenin Nedenleri

Ben geçen yaz bir konuşmamda "Türkiye'de ev fiyatları çok pahalı. ABD'de villa hatta köşk tipi evler 100-150.000 dolara satılıyor, bizde aynı kalitede inşaat birim metrekare fiyatları 700TL civarında olmasına rağmen ev arsa fiyatları yüzünden 4-5 katına!" diye belirtmiştim. Sebep olarak da yeterince arsanın imara açılmamasını ve bu konuda devletin belediyeler gibi unsurlarının yetersiz kalmasını göstermiştim. Daha o gün çatlak sesler yükseldi: "O zaman kiralar düşer! Zaten TOKİ yüzünden zarara uğradık bir de bu çıkacak başımıza..!". Sonrası malum, önce bana sonra sayın başbakanımıza küfürler küfürler... Ben o zaman bu tepkinin münferit olduğu ve birkaç "rantiyeci"nin işi olduğunu düşünmüştüm. O zaman o konu geçti, gitti...

Gelelim bugüne. Bugün, hem de hiç beklemediğim bir yönden, müslüman bir kesimden aynı reaksiyonu alıyorum. Neymiş? Onların çok sayıda gayrımenkulü varmış, devlet TOKİ ile yaptığını genişletip benim önerdiğim gibi fakir kesimlere mortgage faizi sübvansiyonu uygularsa kira zararları olurmuş! Yapmayınız etmeyiniz! Biz kötü bir şey mi söyledik?! Evlenen her çiftin başını sokacağı kaliteli, depreme dayanıklı -ve tercihen de TOKİ evlerinden daha estetik- birer yuvaları olsun, hayat boyu kira ödemek zorunda kalmasınlar dedik. Gönül ister ki faiz sisteminden tamamen kurtulalım ancak küresel finans sisteminin alışkanlıkları açısından şu anda en gerçekleşebiliri (fizibılı), oluru bu görünüyor. Acaba kendilerinin daha iyi bir fikirleri mi var yoksa sadece mevcut statükonun devamından mı yanalar? Yapılan araştırmalar ev sahibi vatandaşların iş hayatında risk alırken daha cesur davrandıklarını, daha başarılı olduklarını -ve ilginçtir ki- ülkelerinden ayrılmaya daha az istekli olduklarını gösteriyor.

Biz müslümanlara mal, mülke bu kadar düşkün olmak yakışmaz. Bizler Allah'ın seçkin kulu Muhammed (aleyhisselam)'ın ümmetiyiz. Örneğin Tebbet suresinde mal ve mülkün kötü amele karşılık fayda vermediği -Ebu Leheb ve karısı örneğinde- belirtilmiyor mu? Bu dünya bir gölgelik bir eğlencelik değil mi? Neden bu imtihan dünyasında gençlere hakettikleri sıcak yuvaları sunmayalım? Acaba bu kesim benim sözlerimi yanlış anlamış olmasın? Zira benim öyle derdimi uzun uzun anlatacak, soruları yanıtlayacak çok fazla bir imkanım, sözgelimi TV kanallarım yok. Bu konuda iki de hadis eklemek istiyorum:

Cenabı Allah'ın gazabına uğrayıp da (mallarının) fiyatları yükselmeyen, çarşıları, pazarları kesada (ihtiyaç eşyalarının bulunmaması) uğramayan, fitnesi, fesadı çoğalmayan, üzerlerinde idarecilerinin zulmü artmayan hiçbir millet yoktur. İşte o zaman; zenginleri zekat vermez, idarecileri iffetli davranmaz, fakirleri de namaz kılmaz olur.
İbn-ün Neccar

Dört fitne olacak: Birinci de cana kıyma, ikinci de cana kıyma ile birlikte mal-mülk. Üçüncü de cana kıyma, mal-mülk ile birlikte ırza, namusa tecavüz etmekten çekinilmez olur, dördüncüde de Deccal ortaya çıkar.
Taberani

22 Ocak 2012

Sayın Başbakanımıza (Gelinen Dönemeç ile İlgili)

Sayın Başbakanım,

Size bu ayın 19'unda yazdığım iletide değindiğim konular esas itibariyle gerçek ve doğrudur. Benim uslubumun sertliği ve sizin konumunuza göre uygunsuzluğu ise maruz kaldığım zehir ile 3 günde 50 saat uyutulmam ve bunun yarattığı "bir daha hiç bilgisayarımın başında konsantre olup çalışamayacağım" stresinden kaynaklandı sanırım. Hala da uykulu gözlerle yazıyorum bu iletiyi. Yunus Emre'nin dediği gibi "Hiç hata yapmayan insan, hiç bir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır." Hz. Mevlana'nın dediği gibi "Biz öyle mahluklarız ki, bazen melekler insan yaratılmadıklarına üzülür; bazen de şeytanlar bizden olmadıklarına şükrederler". Ben direkt olarak Sn. Cumhurbaşkanımıza ve size yazdığım özel iletilerde hükümetimizin eğitim ve sağlık gibi alanlarda başardığı pek çok şeyi takdir ettiğimi belirtmiştim, bir kere daha burada herkesin önünde tekrar etmek istiyorum. Örneğin enflasyonun %10'a düşürülüp, yanısıra eğitimde öğrenci başına ayrılan ödeneğin 10 yılda 5 katına çıkartılması kayda değer büyük bir başarıdır. Eğitim gençleri düşünen ve düşündüğünü uygulayan bireyler haline getirir. Düşünen birey bir süre sonra birikimini dışarı vurmak, insanlara açmak ihtiyacı hisseder. İşte Hakan F.nin hedefi de bunu engellemek. O gençleri ve tüm toplumu silah zoruyla korkutup sindirmek istiyor, eski Türkiye'yi özlüyor. Buna giden yolda da sanıyorum sizlere benim hakkımda yalan dolu raporlar veriyor...

Ben hiç kamu hizmetinde bulunmadım, kısmet olmadı. Ne var ki babamdan meşhur bir genel müdürleri hakkında bir hikayeyi hiç değilse yirmi kere dinlemişimdir. Bir keresinde genel müdürleri bir konuda ilgili bakan ile aykırı düşer. Telefonda tartışmaya başlarlar ve genel müdür telefonu bakanın yüzüne kapatır. Bunu da herkese detaylarıyla ballandıra ballandıra anlatır. Öyle ya, devlet onlardan ibarettir, seçilmişlerse gelip geçicidirler. Kanımca Sayın Başbakanım, Türkiye bu anlayıştan çok çekmiştir. Size şimdi benimle ilgili değişik belgelere imzalar attırıyorlar ve yaptıklarını meşru hale getirmiş oluyorlar, öyle mi? Peki benim hakkımda ileri sürdükleri şeylerin savcısı da, avukatı da hakimi de kendileri değil mi? Buna adalet denir mi?! Eğitime ve dolayısıyla gençlerin özgürce fikir yaymalarına bu kadar önem veren bir Türkiye onların tam da nasırlarına basmaktadır. Bu durumda HALK DÜŞMANI ben miyim yoksa onlar mı? Onlar sadece adam öldürerek bu ülkede en yüksek itibar gören, herkesin önlerinde önlerini iliklediği insanlar oluveriyorlar. Bu itibarı görmeye devam etmeleri için onlara bir düşman, ya da daha iyisi ÇOKCA düşmanlar lazım!

Gelelim benim ne dediğime. Ben örneğin Türkiye'de devletin alkol, loto/iddaa/piyango ve diğer insanların zaman ve enerjilerini çalan zararlı alışkanlıkları desteklemesine karşıyım. Devlet eskiden sigarayı da desteklerdi, reklamı yapılırdı ama bundan vazgeçti, çok da yararı oldu malumunuz. Alkol konusunda da dünyada pek çok araştırmalar var, çok sayıda bilimsel örgüt buna karşılar zira sigara ve yüksek tansiyonun ardından dünyada üçüncü ölüm nedeni. Sanırım Batı'da sert tedbirler getirilmemiş olmasının iki sebebi var. Birincisi alkol firmalarının medya üzerindeki reklam ve siyaset üzerindeki lobicilik güçleri, ikincisi ise Hrıstiyan aleminde şarabın dini bir rolünün bulunması. Demek ki bir şey bir kere yerleşince kolay kolay silinemiyor. Şunu kolaylıkla söyleyebilirim ki istatistiki olarak bakıldığında İslam coğrafyasında Kuran'daki alkol yasağı bugüne değin onmilyonlarca insan hayatını kurtarmıştır. Bugün ülkemizde milyonlarca insan aslında bırakmak istemekte ancak bağımlı olduklarından gerekli motivasyonu kendilerinde bulamamaktadırlar. Günümüzde ülkemizde kişi başı milli gelir 10.000 doları geçiyor ancak insanlar giderek daha az mutlu olduklarını ifade ediyorlar. Nedenini ünlü İngiliz devlet adamı Thomas More şöyle ifade eder: Her şeyin para ile ölçüldüğü bir yerde, toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez. İşte bu noktada tüm dünyada bir arayış mevcut. İnsanlar dünyada neden bulunduklarını bir kere daha sorguluyorlar, tüm bu gelişmiş bilim ve teknolojiye rağmen mutlu olamadıklarını gördüklerinde.

Malumunuz Kuran'ı Kerim'de bir devlet yönetim biçimi ifade edilmemiştir. İlk dört halifeyi ise meclis seçmiştir. Dolayısıyla demokrasi ile İslam'ın çeliştiği yanlış bir yorumdan ibarettir. Ne var ki dünyada çeşitli rejimler, kendi sınıf hükümranlığına dayanan sistemlerini üstün kılabilmek için kendileri için tehdit olarak gördükleri Allah'ın eşitlikçi dinine saldırmakta, akılalmaz iftira ve karalamalarla onu küçük düşürmeye çalışmaktadırlar. Örneğin Fransa'nın Marsilya kentinde yer tahsis edilmediği için kentin tek camisine sığmayan müslümanlar, her Cuma sokağa taşmak zorunda bırakılmakta ve yolu kapattıkları için de suçlanabilmektedirler. Aynı şekilde müslüman(!) Suriye'de "la ilahe ilallah" demenin dövülme hatta öldürülme sebebi olması da şu içinde bulunduğumuz 2012 yılının bir gerçeğidir. Oysa ki biz insanlar aslında ne edersek kendimize ediyoruz. "Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın." (Lokman suresi, 33). Kurtuluş "sırat'l müstakim"de, orta yolda yatmaktadır, faşizmde değil. Hadis-i şerif'te denildiği gibi: "Siz bugun öyle bir zamandasiniz ki, sizlere emrolunanin onda birini terketseniz helak olursunuz. Ama oyle bir zaman gelecektir ki, emrolunanin onda birini yapanlar kurtulacaklardir." [Ravi: Hz. Ebu Hureyre (r.a.)]

Evet, ben 1997 yılında 17 yaşımdayken o zamanki genç yaşımdan dolayı hakkımdaki iftiradan sonra toplumun beklediği gibi bağırıp çağırıp ortalığı yıkmadım. Ancak unutmayınız ki "Mümin, iyi niyetli olduğu için aldanır, azgın ise kötü niyetli olduğu için aldatır." (Ebû Hureyre radıyallahu anh Tirmizî).

Saygılarımla.

19 Ocak 2012

Sayın Başbakanımıza

Sayın Başbakanım,

Sizlere, sayın Cumhurbaşkanımıza ve şahsınıza pek çok kereler iletiler yazdım; çünkü yazmak zorunda bırakıldım. Sizlere iletilerimi sabırla aldığınız için teşekkür ediyorum. Ne var ki bu sefer iletimde sadece sizi alıcı olarak hedefliyor ve diğer herkesi de okuyucu kısmına koyuyuyorum. Anlayışınız için şimdiden sağolunuz.

Ben 1997 yılından beri ayrımcılık ve dışlamanın her türlüsü ile karşılaştım. İnsanların büyük bir kısmı hakkımda kötü kelimeler kullandılar ve tökezleyip düşmem için uğraş verdiler. Medya bu işte taraf olduğundan onları fitneledi ve bana da cevap hakkı tanımadı. Onlara göre benim hakkımdaki küfürle karışık iftiraları yayınlamak seviyesizlik değildi ama benim cevabım seviyesizlikti. (Allah'ın laneti üzerlerine olsun.) Onlar vahşi kapitalistler olarak düşünen ve davranan, grev hakkı isteyen işçisini dövdürten "kötü fabrikatörler" gibilerdi, ya devletimizin tutumuna ne demeli? Bırakın adaleti sağlamayı, bunu talep edeni YOK ETMEYİ düstur edinmiş bir infaz mekanizması işlemedi mi devletimizin içinde yıllarca?!

Eğer ben yanılıyorsam beni düzeltin ama Türkiye Cumhuriyeti devletinin iki adalet sistemi var. Birincisi bildiğimiz polis-avukat-savcı-hakimlerden oluşan "yüzeysel ve yavaş" sistem. İkincisi ise derin güçlerin Kurtlar Vadisi etkisiyle nam ve korku saldığı -20 yılda 17.000 vatandaş öldürüldüğüne göre- her gün 2-3 vatandaşı direkt sokak oertasında İDAM eden, avukatsız-temyizsiz sistem. Bu ikinci sistemin adamları size daha önce de defalarca yazdığım gibi beni hedef almış durumdalar. Amaçları "yazı yazarak" hedefine ulaşmaya çalışan, özgürlüklere, adalete ve demokrasiye inanmış tüm kesimleri aynı Hrant Dink vakasında olduğu gibi bir kere daha susturmak, sindirmek. Benim öyle sokakta bağıracak/çağıracak Hrant'ın arkadaşları gibi arkadaşlarım da yokken hazır... (Hatırlarsanız onun arkadaşları da ölümünden sonra örgütlenmişlerdi.)

Sizin gazetelere tam boy malzeme olan demecinizde "harcamadığınız" Hakan F., Ankara'nın göbeğinde kendi halinde evinde oturan benim ilacıma, iğneme, kahveme, yoğurduma ve hatta suyuma zehir koydurmuş bir kimse. Siz bu kadar BÜYÜK ZULME ORTAK olmaya kararlı mısınız? Ben sizi reformcu bir başbakan olarak bildiğim için oy verdim, sanıyorum halkımızın çoğunluğu da öyle düşünüyor. Eğer ki devletin geleneğinde "muhalif her ses susturulur" yazıyorsa, atın çöpe gitsin! DEĞİŞTİRİN onu. İşe yarar bir reform olmuş olur. Siz sık sık "bezm-i eleste"* ettiğiniz yeminden bahsediyor ve "zulümle abad olunmaz" diye de ekliyorsunuz. Siz bunun için mi yemin ettiniz?

Şunu vurgulamak istiyorum: Türkiye bir dönemece gelmiştir. Ya medya desteğiyle Hakan F.nin başbakanlığında faşist bir düzen kurulacaktır. Ya da milli ve manevi değerlerin yaşandığı, insanların kardeşce kazandığı, paylaştığı ve ayrımcılığın olmadığı bir düzen. Ayrıca ekonominin iyi yolda olduğu savındaki dalkavuklara da kulak asmayınız. Bakınız medya artan faizler konusunda nasıl da ikiye bölündü; Bir tarafta kredi veren bankacı medya "bırakınız yapsınlar" derken, diğer bir tarafta kredi kullanan medya "tu kaka" diyor Merkez Bankası Başkanı için. Doğrusu bence %25 kur devalüasyonu yaşanan bir ülkede %10 enflasyon başarıdır ancak bu cari açık yani kendi ülkemizde yabancı patronların emrinde "maraba" olamamızın sayesinde olabiliyor. Söylermisiniz kendi fikri ile 40 yaşın altında zengin olmuş kaç Türkiyeli genç var? Ayrıca iş dünyasının medya dışındaki kesimi de çok açıkca gördüklerini söylemez, söyleyemez. Çünkü "kriz geliyor" derseler, o zaman halkın tüketimi keseceğini ve olmayacağı varsa da krizin geleceğini bilirler. Dolayısıyla şu anki görünüme aldanmamak lazım. Türk halkı da bir iktidardan her şeyden önce iş-aş ister. Yani iş dönüp dolaşıyor, sizde bitiyor...

"Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür."
Gandhi

Saygılarımla,

Görkem Ateş

* Bezm-i eles: Ruhların dünyaya gelmeden önce Rabb'lerinin Allah olduğunu tasdik ettikleri meclis. “Ey Rasulüm! Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin, Ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dedi Onlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin dediler (Onlarla birlikte Biz ve meleklerimiz buna) şahitlik ettik ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu demeyesiniz Yahut, bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik; onların izinden gittik Batıla dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksin? şeklinde küfrünüze mazeret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık” (A’raf/172-173)

20 Aralık 2011

Türkiye'nin "SWOT" Analizi (Fırsat-Tehdit)

Fırsat Vaadeden Yönlerimiz

Bence insanlarımızın başarıya aç, çalışkan ve genç olmaları en büyük fırsatımız. Büyüme oranımızın bu kadar yüksek olması, son krize rağmen %9 civarında olması da bunun göstergesi aslında. Ayrıca serbest piyasa ekonomisi de adil bir temelde işletilirse komünizm/devlet kapitalizminden de çok daha verimli ve yenilikçi bir üretim doğuruyor. İnsanlar ceplerinde ne kadar para olursa olsun bir mağazaya gittikleri zaman önlerinde pek çok seçenek var ve dikkat ettiniz mi bilmem özellikle hanımların can sıkıntısı yaşadıkları vakit alışverişe gittiklerinde mutlu olmalarının sebebi de bu aslında! Sadece Sümerbank ve onun çubuklu pijamaları satışta olsa hediye almanın zevki nerede kalırdı?

"Ayrıca AB hedefi de güzel bir fikir. Zira Avrupalıların bilim, teknoloji ve sermaye olarak bizden üstün oldukları bir gerçek..." diye geçmişte olsa yazardım. Ancak o konuda çok sayıda blirsizlikler mevcut. Aslında Euro'nun, yani Yunanistan ile Almanya'nın aynı faiz oranıyla borçlanabilmesinin işlemeyeceğini en başında söyleyenler de çoktu. Demek ki faizin azı da zararlı olabiliyormuş zira bu sefer de hırslanan siyasiler daha da çok ödünç para alma yolunu seçiyorlar...

İşin dini yönüne gelince, İslam'ın hedefi insanın "dünya ve ahirette mutluluğudur". Her namazın sonunda bunu söyleriz "Rabbena atena..." duasıyla. İnsan dünyada nasıl mutlu olur? Ancak temel hakları korunursa ve temel özgürlükleri sağlanırsa. Tabii burada dünyanın değişik ülkelerinde farklı standartlar var. Gördüğüm kadarıyla dünyanın nerdeyse tamamı girişimcilik konusunda vatandaşlarını destekliyor artık. Yaşama, eğitim hakkı, din ve vicdan özgürlüğü kağıt üzerinde hekes kendine "pekiyi" vermiş. Seyahat özgürlüğü de aynı şekilde; "gidin dünyayı dolaşın, tilkinin dönüp dolaşıp döneceği yer kürkçü dükkanıdır" diyorlar. Esasında benim anladığım Allah (c.c.)'ta aynı şeyi söylüyor. 99 esma'ül hüsna'sından (güzel isimlerinden) biri, "el-Halim" isminin anlamı "hemen cezalandırmaz, zalime mühlet tanır" çünkü. Ama Kuran'da "insanların çoğu anlamazlar" diye de belirtmiş...

Kimileri son yüzyılda biz "ümmetten millete terfi ettik" diyorlar. 200 milyonluk Türk kanı taşıyan dünyamız bize yetermiş. Ben buna katılmıyorum. Zaten Orta Asya'daki Türkler'in de çoğu katılmıyorlar. "Türk dediğin çekik gözlü olur, siz karışmışsınız" bile diyenleri var. Kim ne derse desin onlarla da en büyük bağımız İslam kardeşliğidir. Hilafet Selçuklu'ya geçmeden önce kurulu Abbasiler'in merkezi Horasan idi. Ahmet Yesevi (r.a.) de -ki kendisi Anadolu'ya Malazgirt'ten önce İslam'ı getiren Harakani (r.a.) Hazretlerinin de feyz aldığı kişidir- Horasanlıdır. Hem 7 milyarlık dünya nüfusunu düşünürsek neden kendimizi 200 milyon kişilik bir kan bağıyla sınırlayalım ki? İşte Brezilya da aşağı yukarı o kadar kişi, bizden daha mı iyi durumdalar sanki?! Hem para için kardeşin kardeşi boğazladığı günümüzde "ırk birliği" teması gerçekçi mi?

Son dönemde birbirine değişmemiş Kuran ve sünnet ile bağlı İslam ümmeti, ümmetimiz öyle bir parçalanmış ki 1,5 milyar insanın birbiriyle bağları böl-yönet politikalarıyla koparılmaya çalışılmış. Sonuçta İslam ülkelerinin her biri kendi yağıyla kavrulmaya çalışmış, birbiriyle yüzyıl savaşmış, iki dünya savaşını dünyaya sıçratan Avrupa AB'yi kurmuş, biz bölünmüş ve zayıf düşmüşüz. Bizim de yapmamız gereken bu konuda "Avrupalıların kendileri için yaptıklarını" kendimiz için yapmamızdır.


Tehditkar Yönlerimiz

Bence bir toplumun, tarih boyunca herhangi bir toplumun, en büyük tehdidi "ahlaki yozlaşma"dır. BM'nin istatistiğine göre günümüzde dünyada her 10 kadından 6'sı, evet tam YÜZDE ALTMIŞI şiddet görüyor. Bunun küresel olarak artışta olduğu ve aslında geçmişe göre kötüye gittiğimizi de açıklamışlar. Bu haberden önce şöyle bir algı vardı: "İşte canım eskiden de vardı ama şimdi bizde medya çıktı, yeni duyar olduk". Medya Batı'da 1960-70'lerden beri var! Şimdi BM'dekilerin bu işin sebebini öyle harıl harıl düşündüklerini HİÇ sanmıyorum zira besbellidir: Artan alkol ve porno tüketimi. Bizim ülkemizde devlet bir şeye izin verirse o serbest olur; Batı'da ise devlet yasaklamadığı sürece her şey serbesttir. Bazı "sektörlere" başından fazla hoşgörü gösteriyorlar, her türlü aşırılığa "bırakınız yapsınlar efendim, ne güzel istihdam, vergi, vs, vs..." diyorlar, sonra gel zaman git zaman bilim insanları da zararı görüyor ancak milyar dolara ulaşan sektörler lobiciliğe milyonlar yatırınca geriye dönemiyorlar! Oysa ki sakınma imandan gelir.

İşsizlik, terör, cari açık, tasarruf yetmezliği... Hepsi halolabilir bence. Yeter ki "tutarlı" olalım, kendimizi sorgulayalım.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Müflis kimdir, biliyor musunuz?" diye sordu. Ashâb:

– Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir" buyurdular.

Müslim, Birr 59. Ayrıca bkz. Tirmizî, Kıyâmet 2.

19 Aralık 2011

Türkiye'nin "SWOT" Analizi (Güçlü-Zayıf)

SWOT kelimesi İngilizce'de bir şirketin ya da projenin Güçlü-Zayıf-Fırsat-Tehdit yönlerinin sıralandığı işletme belgesine verilen addır. Bize bunu üniversitede bir derste tek bir hocamız göstermişti ancak bölümümüz işletme olmadığı için çok da üzerinde durmamışlardı. Öyle ya, bizlerin "modern zaman köleleri" olarak sabahtan akşama, bazen de gece yarılarına kadar buz gibi sunucu odalarında ya da kod satırları arasında kaybolup resmin genelini görmememiz ve "Çalışıyoruz iyi hoş ama acaba bu işin gidişatı ne olacak?" diye kendimize ve ekip arkadaşlarımıza sormamamız gerekiyordu. Geçenlerde bizim işlerle ilgili olarak tekrar bu konuyu öğrenmem gerekti ve ben de neden aynı şeyi Türkiye için yapmayayım diye düşünerek bu yazıyı "klayveyeye" alıyorum.


Güçlü Yönlerimiz

"Sabır imanın yarısıdır" diye hadis-i şerifte boşuna söylenmemiş. Bakınız 2008 yılında başlayan küresel ekonomik krizde Fransa'da bir yılda 400 çiftçi intihar etmiş. 1994'ü ve 2001'i artı 2008'i yaşamış biri olarak aşağı yukarı aynı nüfuslu bir ülke olan Türkiye'de 40 çiftçinin kendi hayatına son verdiği görüldü mü? Bugün ABD'de milli gelir kişi başı 50.000USD civarında lakin hala fakir ve sokakta yatan insanlar var. Örneğin sadece New York kentinde 100.000 kişi bu şekilde yaşıyor. O kadar zenginlik varken buna neden göz yumduklarını sorduğunuzda "çünkü fakirler ve zenginler onlardan ibret alsın, çalışmayı üretmeyi bırakmasınlar, bırakırlarsa düşebilecekleri hali unutmasınlar" şeklinde cevap veriyorlar. Çoğu sadece "onlar 'losers' (kaybedenler)" deyip geçiyor. Yani serbest piyasa ekonomisinin yan etkisi gibi bir şey onların yaşadıkları. Şimdi bizdeki düzen de "serbest piyasa", lakin sokakta yatan yok denecek kadar az. Çalışan kazanıyor kazanabildiğini, kalanın kimisine bir miktar devlet bakıyor, kimisine aileleri/akrabaları hatta komşuları. Bazıları vakıflara/derneklere bağış yapanlara diyor ki "Sadece öğrencilere burs vermek lazım. Fakirler çalışmadıkları için fakirler. Tembelliğe alışmasınlar, balık tutmayı öğretmek lazım!". Sanki o insanların aileleri onlara sahip çıkabilseydı, iyi okula/dersaneye gönderebilselerdi sokağa düşerlerdi--resmen kibirleniyorlar nimetle! Ayrıca şunu da düşünmek lazım: Bir öğrenci düşünün, eve gidiyor evi buz gibi, ailesi aç, siz ona tek kişilik burs verseniz anne-babası, kardeşleri açken huzur içinde yeyip dersini çalışabilir mi? Hiç olur mu?

İşte böyle diyenlere en güzel cevabı Kuran'da Maun Suresinde Allah-ü Teala (c.c.) veriyor: "Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar."

Şimdi öyleleri var ki, "canım zaten biz namaz da kılmıyoruz, 'dinde zorlama yoktur' diye ayet te var" diyecekler. Ayet doğru, var (Bakara 256) ama acaba bu insanlar hiç cenaze namazı da mı kılmıyorlar? Bu ülkede öyle imamlar var ki, Peygamber Efendimiz (SAV)'in borçlu göçen kimsenin dahi namazını kılmadığını bile bile öyle sözlerle, öyle amellerle kabre girenlerin namazlarını o derece överek kıldılar ki! Sanırsınız ki ölenler evliyaydı. Tam körler sağırlar birbirlerini ağırlar şeklinde bir düzen. Bakıyorsunuz normal bir vatandaşın cenaze namazında 25-30 kişi varken bunlarınki tıklım tıklım! İslam'ın "İ"siyle ilgisi olmayan, namazın huşuuna 100% aykırı sloganlara da şaşırmamak lazım tabii ki. Bu bağlamda ben bazılarının istediği Türkiye'de kremataryum (ölülerin vasiyetleri üzere gömülmeden önce yakılarak kül haline getirildikleri yer) dahi açılması yanlısıyım. Müslüman gibi yaşayan müslüman gibi ölmeli, önemli olan "şeffaflık", "dürüstlük" olmalı. Dinde zorlama hiç olmamalı...

Bir başka gücümüz ise aile bağlarının 2011 yılı itibariyle tüm medya (dizi/magazin/müstehcenlik/sözde haber) etkisine rağmen halen tam çökmemiş olması. Anne-babaya itaat ve saygı, küçüklere sevgi göstermek her müslüman için farz. Bu konuda çok söz söylenebilir ama bu konu aslında Türkiye'nin tehditleri arasında da yer alacak zira Türkiye'mizde yaşlanan bir nüfus var ve giderek pompalanan pozitivist/materyalist anlayışta bir bireyin, karşılığını şu ya da bu şekilde alamayacağı kimseye yardım etmesi diye bir şey sözkonusu değil. Örneğin yaşlı bir teyzeye.

Şimdi bu yazıyı bazı başkaları yazsaydı, "laik demokratik cumhuriyetimiz en büyük gücümüzdür" diyecekti. Oysa ki Kuzey Kore, Küba, Libya da cumhuriyet. Suriye hem müslüman hem laik hem de cumhuriyet! Tek sorun (haşa) "Esad'dan başka ilah yoktur" demezseniz kurşunu yiyorsunuz. Demokrasi ayrı konu ama acaba Türkiye'de demokrasi var mı? Bugün 20-30 yıldır Almanya'da yaşayan bir Türk Türkiye'ye dönmeye kalksa "farkı hisseder"; yani Almanya'da olup Türkiye'de olmayanları ve Türkiye'de olup Almanya'da olmayanları. Peki Türkiye dışına hiç çıkmamış birisine Türkiye'yi sorarsanız ne diyebilir? Sadece geçmişe göre gelişmenin var olup olmadığını söyleyebilecektir. "Demokrasi" Yunanca kökenli Avrupalıların icadı bir kavram, Türkiye'nin geçmişinde de maalesef gerçek bir uygulaması pek yok. Türkiye tarihi kanlı darbelerle, "biz yaptık en iyisi budur"larla dolu. Dolayısıyla Türkiye dışına hiç çıkmamış biri için "demokrat" demek 2011 yılının Türkiye'si demek. Ötesi muamma. Kara deliğin merkezi gibi, belirsiz. İnsanların hayatta en korktukları ikinci şey belirsizliktir. Birincisi ise "dışlanmak". Birincisine düşerseniz sizi "zehirlerler". Eskiden Batı'da da böyleymiş, örneğin Malcom X'i istihbaratçılar öldürmüş. Bir zamanlar dünyaya hoşgörü dersi veren Türkler gel zaman git zaman içinde öyle bir hale düşmüşler ki, zamanında Batı'ya öğrettikleri "medeniliği" (kelime kökeni olarak "Medineli"den gelir), kendileri unutmuşlar, Batılılardan öğrenmeye kalkışır olmuşlar.


Zayıf Yönlerimiz

Bir kere Türkiye'de herkes ekonomisttir, para profesörüdür. Ne var ki "ticaret ahlakımız" o denli "yok" ki! Dünyada bir şirket bir mal satıyorsa, cirosunun %4'ünün iadelere ayırmayı iş planında kabul eder. Yani kendine bir nevi "hata payı" biçmiş oluyor. Bunun sonucunda tüketiciler kazıklanmayacaklarına inanırlar ve daha çok alışveriş yaparlar, ülkeleri daha zengin olur. Bu dünyada 2000'e yakın müşteriyle tanışmış birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye'nin bu konudaki imajı Çin ve Hindistan ile sonunculuk konusunda yarışıyor. O derece ki 2002 yılında bir Hintli şirket iş yapmadan önce bana "Uzan'larla ilişkiniz var mı?" diye dahi sordu! Ben ayda 1000$'lik satış yapıyorum, yeni mezun olmuşum. Telsim Motorola'yı 3,5 milyar $ dolandırmış, ee? Türküz ya "katkım payım" var mıymış? Şaka değil! Utanmasa 3,5 milyar $ / 70 milyon = 50$ borcunu öde öyle gel diyecek! Zaten Birleşmiş Milletler'in yolsuzluk sıralamasında Afganistan, Çin ve Hindistan'ın ardından 4. sıradayız. Yani adalet konusunda Irak'tan, Yemen'den dahi daha geriyiz. Etrafımız gökdelenlerle çevrili ama aslında hepsi ya yabancıların ya da dolaylı olarak yabancı bankalara ipotekli (çünkü borç ile yapılmışlar ve bizim bankalar da tasarruf eden ülkelerin bankalarından parayı borç almış). Cari açık %10 ve hızlı büyüme oranımıza rağmen artmaya devam ediyor yüzde olarak! Bu demek ki her sene 80 milyar dolarlık şirket hissesi satmazsak ya da FAİZle borçlanarak gelecek nesillerden çalmazsak dolar 3TL olabilir! Tabii bizim milli gelirimiz TL ile ve 800 milyar $ rakamını elde etmek için onu 1,8'e böleceğimize 3,0'a böleceğiz! Daha sonra TL değer kaybedince şirketlerin değeri daha da düşecek ve daha da fazla satacağız. Şeker koması gibi, kısır döngü gibi bir şey ...

Şimdi denilebilir ki "Batılılar bu sorunu nasıl çözmüşler? Onlar da 300 sene önce cahil idi ve sen Görkem, onların da tam adaletli olmadığını söylemiştin". Cevap tanıdık: Onlar coğrafi keşiflerden sonra dünyayı sömürmüşler. Yoksa kendi yağlarıyla kavrulmamışlar. Ve onların önünde engel olacak daha ileri milletler de yokmuş. Biz de Afrika açılımı falan yapıyoruz, Büyükelçilikler açıyoruz ama bizim bir yandan da kuvvetli rakiplerimiz var. Bunun avantajlı tarafı ise Batılılar kullandıkları çoğu teknolojiyi kendileri üretmek zorunda kalmışlar, bizim önümüzde bazı seçenekler ve örnekler var (onların çoktan ürettiği). Ama gene de tam dengede sayılmaz avantaj ve dezavantajlarımız.

Daha çok şey yazılabilir ama bence en ama en zayıf yönümüz işler iyiye giderken, rakamlar bir şekilde artıdayken kötü haberleri "çatlak ses" ya da "şom ağızlılık" olarak adletmemiz. Demokrasiyle ilgili yukarıda ağzımdan bazı şeyler kaçırmıştım. Burada da tekrar edilebilir. Demokrasinin 1. şartı haber alma özgürlüğüdür. ABD anayasasının 1. maddesi (First Amendment dedikleri) o yüzden bu. Bizim anayasada 1. madde "Türkiye devleti bir cumhuriyettir". İlköğretim 5. sınıfa giden bir çocuğa sorun "cumhuriyet, demokrasi nedir?" diye. İşte eğitim seviyesi 5 yıl olan halkımızın teorik bilgisi o kadar--gerisi boyalı cahilliye medyasından, sağdan soldan, ondan bundan duyduklarından ibaret maalesef. Ayrıca 5. sınıf çocuğuna bazı zor soruları sorsanız, mesela "cumhuriyet ile demokrasinin farkı nedir?" deseniz "daha o konuyu sınıfta işlemedik, bilmiyorum" der. Oysa ki o konu hiçbir zaman doğru düzgün işlenmeyecek ve ancak her yetişkin bir yandan yanıtı merak edecek bir yandan da soru onlara sorulduğunda "bilmiyoruz, öğrenmek istiyoruz" diyemeyecek, herkes herşeyi en iyi şekilde biliyor olacaktır.


Fırsatlarımız ve Tehditlerimiz inşaallah gelecek...

12 Kasım 2011

Siyaset Hakkında...

Ben küçükken bizim evde çok fazla siyaset konuşulmazdı ve ben de genel olarak siyaset ile pek ilgilenmezdim. 12-13 yaşındayken o zaman yeni yeni çoğalan TV kanallarında tartışmalar yapılmaya başlandı. 1980'lerde, tek kanallı TRT döneminde bu pek olmazdı. Bu tartışmalarda verilen bazı bilgileri edinmeniz için yüzlerce sayfa kitap karıştırmanız gerekirdi o -İnternet'in olmadığı- zamanlar. Daha sonraları bu ortamlardaki -özellikle hararetli noktalarda- tartışma üslubunun düşmesi dikkatimi çekti. Bir süre sonra da neredeyse tamamen tekrar olduğunu düşünmeye başladım. Genelde tartışmaların yönünü tarihçilerin ya da ilahiyatçıların (örneğin Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Hoca'nın) yeni tezleri değiştiriyordu. Bir de günlük olarak gelişen olaylara göre yapılan yorumlar vardı ki aslında onlar da uzun vadeli bakılacak olursa geçmişten, tarihten referanslar ile yorumlanıyordu. Mesela ne zaman Kuzey Irak'a harekat düzenlenecek olsa hemen "zaten Musul ve Kerkük misak-ı milli hudutları içinde, yani bizim!" deniyordu. Ya da ne zaman Kıbrıs'ta Rumlarla ya da bizim tarafta kendi içimizde bir sorun yaşansa o zaman da "Kıbrıs'ı ne zorluklarla kurtardık. Donumuzu satarız gerekirse ama yine de vermeyiz!" sesleri yükseliyordu. Yani işin özünde din, tarih ve diğer sosyal bilimler önemliydi ve ben bunu farketmiştim.

Şimdi bir de işin "dünya" yönü vardı. Ne zaman bir konu tartışılsa birileri çıkar ve "çağdaş dünyada bu öyle değil böyledir" deyip Avrupa veya Amerika'dan bir örnek verirdi. Genelde de kendisini dinleyenlerin Batı'nın tamamını tanımadığını bildiğinden oralardaki birbiriyle çelişen uygulamalardan sadece işine geleni seçer ve anlatırdı. Diğerlerini ise "Zaten Türk hukuk sistemi Fransız/İtalyan/İsviçre modeli. Efendim İngiliz hukukunun bizimle ne ilgisi var. Onlar Anglosakson modeli, onlar farklı" diye geçiştirirdi.

Kitaplarda ise neredeyse tamamen monolog geçerli idi. Örneğin 14 yaşındayken Emin Çölaşan'ın "Turgut Nereden Koşuyor"unu okumuştum. Yazar hem darbecileri eleştiriyor hem de Turgut Özal'ın 12 Eylül döneminde bürokratken paşalardan izin almadan yurtdışına çıkmaya çalışmasına "ayıp!" diyordu. O kitap bir "en çok satan" idi (ama ben yarım bırakmıştım). Demek ki ben çok ufakken Türkiye bir çelişkiler yumağıymış. Ve tabii öncesinde de...

Esasında dünyada 100% çelişkisiz bir düzen tarih boyunca hiçbir kıtada, hiçbir coğrafyada kurulamamıştır. Adem aleyhisselam cennette yaşamasına ve anlaşıldığı kadarıyla Allah'ı görmüş olmasına rağmen şeytana ve nefsine yenik düşmüş ve Hz. Havva annemiz ile birlikte basit bir yasağı ihlal etmişlerdir. O zamandan beri insanlar değişik düzenler kurmuşlar ve hepsinin de en iyisi ve doğrusu olduğuna inanmışlardır. İslam'da bütün peygamberlerin Allah'tan gelen vahiy doğrultusunda aynı şeyi söyledikleri, aynı mesajı ilettikleri kabul edilir. Ne var ki insanlar ya onları dinlememişler ya da ölümlerinden sonra çarpıtmalarda bulunmuşlardır. Bunun temelinde dünya hayatının tatlılığı ve "Allah'a ve ahiret gününe imanda zayıflık" yatar.

Günümüzde dünyada değişik din ve devlet sistemleri mevcuttur. İşin din yanı bir yana, "bizim dinimiz bize, onların dini de onlara" deyip bir kenara bırakalım. Devlet sistemlerinde temelde fark ekonomi ve bireyin özgürlüklerinde yatar. 20 sene öncesine kadar dünyada iki düzen vardı: Kapitalizm ve komünizm. Bir de arada kalan sosyalizm. Kapitalistler liberal ekonomiyle insanlara ürettiği kadarını verirlerdi. Komünistler herkese iş bulur ve çalıştırır ama toplam gelirden payına düşeni verirlerdi. Yani bu kollektivist düzende fazla çalışan ile az çalışan arasında pek bir fark olmazdı. Ayrıca Karl Marx'a göre yetenek bir ayrım kıstası olmamalıydı. "Yani benim aklıma bir fikir geldi" deyip bir ekip kurup şirket sahibi de olamazdınız. Devlet herşeyi en iyi şekilde sizin yerinize düşünür ve "planlardı". Ne var ki kapitalizm ülkelerde herkes üretmekte, istediğiyle uğraşmakta ve istediği seyahati istediği zaman yapmakta özgürdü ve bu bireyleri çalışmaya kamçılıyordu. Sonuç itibariyle dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip Rusya soğuk savaşı ekonomik nedenlerle kaybetti. Bugün ise faiz kıskaçındaki Avrupa ve Amerika devletleri post-modern bir başka savaşı kaybediyor gibi görünüyorlar...

Üçüncü yol olarak ise sosyalizm var demiştik. Aslında Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar zaten sosyalistti. Bizim 1998 tarihli -yanılmıyorsam- Prentice Hall yayınevinin İngilizce işletme ders kitabında da öyle yazar. Yani karma ekonomi=sosyalizm. O yüzden 1 Mayıs'ta meydanlarda sosyalizm adına yürüyenleri çok anlamış değilim. Direkt "komünizm istiyoruz" deseler daha samimi olacak. Zaten sanırım bugün bunu söylemek te suç sayılmıyor...

Ülkemizde son 10 yılda önemli bir miktar değişim gözleniyor. Ben ekonomi ile ilgili daha önce de yazı yazmıştım, fikirlerim değişmedi değinmeyeceğim. Özetle şunu söyleyeyim, Türkiye'de yakın zamana kadar "tasarruf oranı sorunu" konuşulmuyordu ve bu yanlıştan dönülüyor gibi. Cari açık için de birkaç sene enflasyon ve yüksek faiz göze alınırsa çözülür inşallah. Zira kur artışı olmadan düzelmesi zor görünüyor.

Şimdi gelelim benim hayalimdeki düzene. Kuran'da devlet düzeni belirtilmemiştir. "Şeriat" sadece bazı hukuk hükümlerinin adıdır. Demokrasiyle birlikte insanlık çok önemli bir değeri, -aslında 1400 sene öncesi de var olan- insan haklarını ve temel özgürlükleri pekiştirmiş ve dünyada yaygınlaştırmıştır. Bence ideal bir dünyada insan hakları, ekonomi, inanç ve fikri özgürlüğü esas olmalı ve bu tüm dünyada eşit ve adil olarak uygulanmalıdır. Yani kim olursa olsun devletler sınırötesinde kendi ülkelerinde kendi vatandaşlarına karşı suç sayılan şeyleri yapmamalıdırlar. Bunun için Birleşmiş Milletler daha güçlü bir hale getirilmelidir. Bu konuda sayın başbakanımızın "beş daimi üyenin veto hakkı" ile ilgili sözlerini son derece haklı buluyorum. Madem demokrasi en iyi rejim, neden öncelikle BM'nin kendi içerisinde işletilmez?!

Esasında Türkçe ve İngilizce okuduğum pek çok yayında benim gibi düşünen insanlar mevcut. Ben münafıklarla ilgili pek çok yazı yayınladım. Münafık diye "münafıklık edene" denir. Yani yalan dolan ile gerçek yüzünü gizleyip çıkar elde edenlere denir. Müslüman bir toplumda olabileceği gibi Hıristiyan, Musevi ve Budistlerde de olabilir. Yoksa kişinin ibadeti Allah ile kul arasındadır. Dünyamızda bu tip insanların etkin konumda bulunması ise topyekün bir kaos ve çöküş durumudur. Maalesef dünyamız 20. yy.da çok kan gördü. 21.yy'ın ise daha iyi olabilmesi için daha çok çaba göstermeliyiz. Bu konuda veya herhangi bir konuda dünyaya örnek olabilmemiz için öncelikle geçmişten gelen kültürel değerleri iyi kavramamız ve yaratılıştan gelen fıtratımızı, dini değerlerimizi iyi oturtmamız gerek ki kendimizde güç bulalım, Allah yolumuzu açsın. Geçen gün İstanbul müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı'nın Yeni Şafak gazetesindeki röportajını okudum. Kendisi sahih dini bilgi konusunda son 300 senenin en iyi noktasında olduğumuzu vurgulamış. Bu çok önemli bir tespittir. Demek ki ilim adamları manevi ve maddi kalkınmamız için önemli çalışmalarda bulunmuşlar ve Allah'ın dinini sadeleştirmek, hurafelerden arındırıp eski mükemmel haline ulaştırmak için cumhuriyet tarihimizde önemli çalışmalarda bulunmuşlar. Şimdi sıra halkın biraz okuma egzersizi yapıp bunu özemsemesindedir. Ancak bu şekilde Türkiye dünyaya 400-500 sene önce olduğu gibi gerçek manada "manalı" bir katkı yapabilir.

27 Ekim 2011

Van Depremi ve Irkçılık Gerçeği

Öncelikle Van'da yaşananan felakette hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralananlara acil şifa, yakınlarına ve tüm insanlarımıza da sabır dilerim.

Biliyorsunuz Van depreminden sonra bazı ırkçı yorumlar ortaya çıktı. Bizim sistem teorisinde bir kural vardır: Sınanmamış sistem hatalıdır. Bugün kesin olarak biliyoruz ki Türkiye'de ırkçılık vardır ancak 1938 Almanya'sındaki boyutta değildir zira İnternet'te ve bazı medya organlarında ırkçı yorumlar yapılmıştır ancak öte yandan Van ve Erciş halkına yardım için çok daha büyük bir çoğunluk yarışmıştır. Varsayalım ki ülkemizin %10-12'si ırkçıdır ve bu ortaya çıkmıştır; bu aynı zamanda %88'in de kardeşlik duygusuna sahip olduğunu da göstermez mi? İnternet olmasaydı ne olacaktı? Evet belki çatlak ses çıkmamış olacaktı ancak bir yandan da sorun da fark edilmemiş ve gereken cevap ta verilmemiş olacaktı. Belki zamanla kulaktan kulağa sorun kangrenleşip büyüyecekti. Fikir özgürlüğüne bu açıdan da bakmak ve -bu konudan bağımsız söylüyorum- eleştirilere kızarken de içerik yönünden açık fikirli olmak gerek. Ancak eğer birileri birilerine hakaret/tehdit ederse, amaçları sadece karşı tarafı fikirle değil de zorbalıkla susturmaksa o zaman -başta devlet olmak üzere- müdahele gerekir.

Irkçılığın temelinde insanların diğerlerine üstünlük taslama için kabaran "nefsi ve şeytani" dürtüleri ve kibir yatmaktadır. Son dünya savaşı ırkçılık yuzünden çıkmıştır ve 16 milyonu Alman askeri olmak üzere 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Hitler'in amacı Alman ırkını saf ve üstün olarak kabul ettirerek dünyaya egemen olmak, diğer milletleri köleleştirmekti. Yeri gelmişken şunu da vurgulamak gerekir ki bugün İsraillilerin o gün yaşananların sebep ve sonuçlarından yeterince ders çıkaramamış olmaları, bizi de Hitler'in ve bugünkü yahudi devletinin hatasına düşmeye sevketmemelidir. Kendisi de bir yahudi olan Einstein'a 3. dünya savaşı sorulduğunda -ki kendisi Manhattan projesinde atom bombasının da mucitlerinden biridir-, "üçüncüyü bilmem ama dördüncü taş ve sopayla olacak" demiştir. Yazılarımda ben bunu çok sık vurguluyorum zira önemli buluyorum.

Irkçılık zaman ve coğrafyaya göre değişerek az veya çok tarih boyunca varolmuştur. Peygamber Efendimiz (SAV)'de bir hadis-i şeriflerinde "ırkçılık üzere savaşan bizden değildir" buyurmuşlardır. İslam'da farz olan cihat ise ancak adaletsizlikten ve zalimlerden insanları kurtarmak için yapılır. İslam'ın temel amacı "dünya ve ahirette mutluluktur". Bu ise ancak iyilik ve adalet ile olur. Hz. Ali (ra) "Adalet ve eşitliği gözetmek siyasetlerin en iyisidir." buyurmuştur. "Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (Nahl Sûresi, 90) "Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir." (Nisa Suresi, 58).

Şimdi ırkçılığın temelinde kibir yatmaktadır dedik. Peki yeryüzünün en ırkçı halklarının aynı zamanda en zengin olanlar olmalarına ne demeliyiz? Evet bu milletlerin bireyleri, bilim adamları büyük buluşlar yapmakta, her türlü teknik cihazı, ilacı ve "hayatımızı kolaylaştıran ne varsa" icat etmektedirler doğru. Ancak işin özünde bu milletler ateizmin en yaygın olduğu ülkelerdir. Pozitivist Comte'un, nihilist Nietzsche'nin ve materyalist Marx'ın bağrından çıktığı bu ülkelerin insanlarından önemli bir kısmı ne bu dünyada ne de bir başkasında bir daha yaşayacaklarına ve hesap gününe inanmamamaktalar. Dolayısıyla dünya "kontrol altında" olduğu sürece adaletsiz olmasında bir sakınca da yoktur! Nasılsa onlar "asil kanlı" olarak "Kuzey-Batı'da ve beyaz" olarak doğmuşlardır ve bu gerçek öyle kolay kolay da (yani HİÇ) değişmez. Ülkemizin sistemi de çamurlu bir Avrupa fotokopisi olduğundan, artan gelir ve bozulan gelir dağılımı ile bir kesimin "büyüklenmesi" ve sistemi ele geçirme çabasında bulunması da şaşırtıcı olmamalıdır...

20 Eylül 2011

Biz mi "Onlar" mı?

16 Mayıs'ta "Münafıklar" isimli daha sonra adını "Onlar" olarak değiştirdiğim videomu siteme koymuştum. Günde 300-400 kişi seyredince cevap olarak "ne diyelim, ne diyelim" diye düşünmüşler, "en iyisi biz bunu iade edelim" de karar kılmışlar. Bir de baktım bizim mahalledeki medyacıların yüzünden laf dönmüş dolaşmış beni bulmuş. Şimdi bir irdeleyelim bakalım Kur'an ve sünnete göre ben mi münafığım yoksa kim.

İslam'da "münafık"ın tersi "mümin"dir. Peki mümin ne yapar, Kuran'dan okuyalım: "Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir" (Hac 35). "Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar, şüphesiz biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz." (A'raf 170). "İman edip guzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara 277). Namaz konusunda varsayalım ki gizli gizli (!) kılıyorlar. Sözkonusu medyaya soruyorum: Madem o kadar mümindiniz, benim kısıtlı imkanlarımla dahi defalarca dile getirdiğim üniversite ve liselerde namaz serbestisini neden savunmuyorsunuz? İslam'da kimi yorum/rivayetlere göre çocuk 7, kimilerine göre 10 yaşına geldiğinde beş vakit namaz farz oluyor. Okul yönetimlerinin çoğu bu konuda katıdır Türkiye'de. Biz de sonuçta bayramdan bayrama namaz kılar bir ortamda büyüdük maalesef. Oysa ki Avrupa'da Pazar günü tatildir çünkü kilise günüdür. Türkiye'de de Cuma namazı için öğrencilere kolaylık sağlanamaz mı?

Aynı ayetlerde zekat ve "infak", yani Allah için para/mal verme buyruluyor. Farz ibadetin riyası olmazmış zira diyor ki "Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara 274). Ayıptır söylemesi ben bu seneki zekatımı 200TL'si hariç verdim (onu sonra vereceğim). Sizler milyar dolarlar kazanıyor, her türlü teşviği alıyorsunuz. Acaba bu konuda bir açıklama yapsanız olmaz mı senede toplam servetinizin % kaçını infak ediyorsunuz ve nerelere? Kimileri diyor ki "zekat zaten %2,5 , devlete-millete yol-su-elektrik olarak yetmez!". Oysa ki yanıldıkları bir nokta var. %2,5 toplam servetten alınan bir oran, yıllık kazançtan değil. Yapılan araştırmalar dünyanın -tüm ülkelerinin- toplam yıllık gelirinin 65 trilyon ABD doları, toplam servetinin ise 900 trilyon ABD doları civarında olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla oranlarsanız %2,5 x (900 / 65) = %35 (yıllık kazanca göre karşılık) gibi bir oran çıkıyor. Üstelik zekatı sadece zengin olanlar veriyor, asgari ücretle geçinenlere düşmüyor. Ayrıca parasını işe güce (yani ticarete) yatıranlar da o kısmını mahsup ediyorlar. Bundan güzel gelir dağılımında adaleti sağlama metodu olur mu? Bundan güzel istihdamı teşvik sistemi olur mu? Esasında olduğu gibi zekatı devlet alsa ve tam olarak alsa daha iyi olmaz mı? Neden siz bunları gündeme getirmiyorsunuz madem "ben münafığım, siz müminsiniz"?

Bir başka ayette ise "(Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir." (Müminun 8) buyruluyor. Size sormak lazım kaç kere kağıt yolsuzluklarınızı, milyar dolarlık vergi kaçakcılıklarınızı medya etkisi marifetiyle hükümete affettirdiniz? Bunlar "biz kanunlara, hukuka, adalete saygılıyız" derken verdiğiniz ahde vefa mıdır?

"Şahidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, artık şüphesiz, onun kalbi gunahkardır. Allah, yaptıklarınızı bilendir." (Bakara, 284). Sayın okurlar, siz hiç medyanın kendi aleyhinde bir haber yaptığını duydunuz mu? Onca yalan haber, onca sansasyonel çarpıtma haber çıkarken somut tek bir eleştiriyi bir gazetecinin ya da TV'cinin kendi yayın organına yaptığına şahit olduğunuz mu? Ha arada sırada rakip medyacıların birbirleri aleyhinde haberler yaptıkları oluyor, doğru. Ama tek bir gazetecinin göstermelik -amiyane tabirle halkın gazını almak için yazdığı çizdiği dışında- kendi holdingini eleştirdiği baki mi? O zaman şunu sadeleştirelim ve diyelim ki: Türkiye'de halkın haber alma hakkı yoktur; Medyacıların işlerine geldiği gibi haber pompalama hakkı vardır!

Ben bilgisayar başında evimden çalışıyorum ve elhamdülillah geçinecek kadar gelirim var. Onlar diyorlar ki biz "büyük" adamlarız, şu kadar istihdam ve ciro yaratıyoruz. Ben de diyorum ki esas kıstas toplumdan aldığınızın yüzde kaçını geri veriyorsunuz, odur. Sistemde adalet sağlansa daha nice yatırımlar yapılır, nice işletmeler kurulur 73 milyonluk ülkede... Peki ben bunları neden yazıyorum. Çünkü diyor ki Kuran'da "...Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın..." (Bakara, 191), "Şüphesiz, Allah'ın sana gosterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma." (Nisa, 105) Onlar benim aleyhimdeki hakaret dolu iftiraları "insanlar öyle söylüyor" diye yayınladılar. Şimdi bakalım bu "zan" konusunda Kur'an ne diyor: "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler..." (6/116). Yani bir anda sesi çok çıkan adamlarınız öyle bir hava yaydılar ki sanki münafıklar 1400 senedir hiç yoklar, sanki Hz. Aişe'ye iftira atanlar da onlar değillerdi de Kuran'daki onlarla ilgili onlarca ayet benim için inmiş. Tövbe estağfirullah! Şimdi "onlar" buna da söyleyecek bir şeyler bulurlar zira bakın ne diyor: "Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden birtakımı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi." (Bakara 75) "Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü’minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın." (Nisa 143). "Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.”" (Tevbe 64).

Şimdi onlar benden nefret ediyorlar ve yok etmek için uğraşıyorlar. Doğal değil mi? Bakınız: "Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün." (Nisa 61). "Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü’minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın." (Nisa 143).

Hz.Ali anlatıyor: "Ben Resulullah'ın şöyle söylediğini işittim:
"Haberiniz olsun benden sonra fitne çıkacak!" Ben hemen sordum: "Bundan kurtuluş yolu nedir Ey Allah'ın Resulü?"
Buyurdu ki: "Allah'ın Kitabına uymaktır. O'nda sizden önceki milletlerin ahvaliyle ilgili haber, sizden sonra kıyamete kadar gelecek fitneler ve kıyamet ahvali ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda cereyan edecek iman-küfür, taat-isyan, haram-helal vs. nev'inden ahvalin de hükmü var. O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür. O'nda herşey ciddidir, gayesiz bir kelam yoktur. Kim akılsızlık edip, O'na inanmaz ve O'nunla amel etmezse, Allah onu helak eder. Kim O'nun dışında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O Allah'ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru yoldur. O, kendine uyanları heva ve hevesten, kendisini kıraat eden dilleri iltibastan korur. Alimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: "Biz, hiç duyulmadık bir tilavet dinledik. Bu doğruya götürmektedir. Biz, O'nun Allah kelamı olduğuna inandık" (Cin, 1). Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur."
Hadis-i Şerif, Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an, 14

"Deccal çıkınca, beraberinde su ve ateş vardır. Halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur, su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düşsün!"
Hadis-i Şerif, Buhari, Huzeyfe (ra)

Son olarak bir gazeteden, Vakit gazetesinden konuyla ilgili bir alıntı yapmak istiyorum. Bu yazıda benim değinmediğim bazı noktalara da parmak basılıyor.

***

"Onlar"

Onlar; "porno" yayından kesinleşmiş mahkûmiyeti olan "sabıkalı bir patron"un, halen emrinde çalışan gazeteciler (!) değil midir?

Onlar; Etibank'ı hortumlayıp, bir şekilde kendilerini çete suçundan sıyırıp, bir başka patronun kontrolünde yayınlarına devam eden gazeteciler (!) değil midir?

Onlar; patronlarının "banka hortumu"na sessiz kalan, fakir fukaranın üzerine milyarlarca dolarlık borç yıkan, hatta patronları tutuklandıktan sonra bile, ona destek yazıları yazan, destek haberleri yapan gazeteciler (!) değil midir?

ONLAR; TRT'Yİ DOLANDIRANLAR

Onlar; TRT'yi dolandırma suçundan yargılanıp mahkûm olan, basın kartı hamili sözde gazeteciler değil midir?

Eşi dışında bir kadın ile yatak sahneleri internet sitelerinde halen yayında olan, üstelik o görüntülerdeki "sadistçe" fiilleri apaçık ortada iken, bu sadistleri ana haber bülteni sunması için büyük transfer bedelleri ile kanallarına getirenler, onlara program yaptıranlar kimdir?

Toplumun ahlâkını bozmak için özellikle sübvanse edilen; kağıt bedelinin bile altındaki bir fiyatla satılan ucuz gazetelerinde "Aldatan kadınlar" başlıkları ile tam sayfa "zina dizi yazıları" yapanlar kimdir?

ARKA SAYFA GÜZELİ PAZARLAYANLAR KİM?

Çıplak kadın fotoğraflarını "arka sayfa güzeli" adı altında pazarlayanlar kimdir?

Zina suç olmasın diye kampanya başlatıp, "hayvanlar gibi özgürce sevişmek" isteyenler kimlerdir?..

Devletin anayasal düzenini değiştirme suçundan gözaltına alınıp, 83 yaşında olması dolayısıyla, 15 günde bir imza verme şartı ile salıverilen ve bu suç sebebi ile yurtdışına çıkışı yasaklanan başyazarlarına, bu suçlamadan aklanmadan başköşelerini açanlar onlar değil midir?
Çete sanığı başyazarlarını; tebriklerle, kutlamalarla, alkışlarla göklere çıkaranlar onlar değil midir?

***

Delilleriyle mümin kim, münafık kim elimden geldiğince ortaya koymaya çalıştım. Sürç-ü lisan ettiysem Allah affetsin.

27 Ağustos 2011

Sayın Cumhurbaşkanım ve Başbakanım,

Sizlere daha önce değişik vesilelerle özel olarak yazmıştım. Sn. Cumhurbaşkanının asistanının ve Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığının verdikleri birer yanıt sayesinde bu tip iletileri gerçekten okuduğunuzu biliyor ve bunu takdir ediyorum. Bu sefer sizlere halka açık bir çağrı yapmak ve sesimi bir kez daha duyurmak amacındayım.

Çeşitli iletilerimde anlattığım gibi kendimi onyedi yaşında bir savaşın ortasında buldum. Kimileri evden kaçar, kimilerinin yakınları vefat eder, kimileri de fakirlikten dolayı benzer savaşlara girmek zorunda kalırlar erken yaşlarda. Ne var ki benimkisi, atılan iftira/fitnenin büyüklüğü sebebiyle maalesef öyle "üniversiteyi kazanarak" ya da "bir iş bularak" düzelmedi, düzelmiyor. Küçükken daha çok teknik konularla ilgilendiğimden midir nedir bilmiyorum, bir mümin-münafık savaşında münafık tarafın üzerinden güç gösterisi yaptığı nesne olarak görüldüğümü farkedememişim. Sonuçta çevremin de "yakında herşey düzelir, sen büyütme" şeklindeki yanlış yönlendirmelerinin de etkisiyle ondört yıllık sıkıntının sonunda bugünlere kadar güç bela gelebildik.

Benim bu durumumu son dönemde daha da zorlaştıran şeylerin başında çevremde yerleştirilen hücre evleri gelmekte. Sırf fikirlerimi beğenmedikleri için devletin eli silahlı adamları ve onların desteklediği/göz yumduğu "sözde komşular", bazı medya holding patronlarının maddi/manevi arkalarında durması ile gerçek anlamda psikolojik "kiralık katillik" yapmaktalar. Ne yazık ki İnternet dışında sesimi duyurma fırsatım olmadığından ve dolayısıyla anladuy.net adresindeki sitem aracılığıyla halkımızın yalnızca %0,8'ine ulaşabildiğimden insanlar da olan bitenin bitmemesinin sorumlusu olarak beni görmekteler. Ayrıca mütecaviz bir anlayışla telefonlarımın, internet bağlantımın ve evimin de dinlendiğinin de farkındayım...

Şimdi bu durumu değerlendirirken diğer okuyucuların da anlaması açısından bir şeyi izah etmek istiyorum. Türkiye malumunuz fikir özgürlüğü konusunda yeni yeni kendine özgüven duyan ve vatandaşlarını bu yönde biraz ürkek bir bakış açısıyla teşvik eden bir ülke. Değişik şeyler söylediğinizde eski refleksler devreye girip "fişlemeler" gerçekleştirilebiliyor kamu tarafından. Yalnız demokrasilerde esas olan herkesin "şiddet çağrısı yapmadığı sürece" istediğini özgürce söyleyebilmesi değil midir? Ben bugüne kadar İnternet siteme gelen toplumun değişik kesimlerinden insanlarca gönderilmiş yorumlarda bu tip bir eleştiri hiç almadım. Su-i zan'da bulunmak müslüman'a yakışır mı? Ha küfür edenler oldu, olmadı değil. Ancak İnternet gibi bir anlamda "anarşist" bir ortamda beğenmediği görüşler karşısında kendini "başıboş" hissedip karşı tarafı da mantık yoluyla çürütemeyeceğini anlayınca direkt küfredenlerin sövdükleri ne ilk ne de son kişiyim! Ayrıca ben müslümanım ve bizim inancımıza göre sahih hadis-i şerif'lerle de sabittir ki "küfür eden kendine eder"! Dolayısıyla önyargılardan arınmış bir biçimde düşünülürse şiddet çağrısı yapanlar ben değil onlardır. Zira aile toplumun temelidir ve bir kişiye edilmiş kötülük aslında bütün bir topluma verilmiş bir gözdağıdır!

Bütün bu ahval ve şerait içinde değişik kesimler taraflarını belli ediyorlar. Medyanın "rating" oranlarına göre çoğunluğunun ağırlıklı olarak görüşü benim öldürülmemin en "kolay ve güzel" çözüm olacağı şeklinde. Çevremde ve halkın arasında da muhtelif görüşler var. Sevenim de var, sevmeyenim de elbette. Ne var ki bu sorunun başlatıcısı olmamama rağmen bitiricisi olmak benim en büyük amacım. Geçenlerde düşününce dikkatimi bir şey çekti: Üçüncü paragraftaki sorunlarımın en fazla arttığı dönem sizlerin Hakan F. isimli kimseyi elinde casusluk oyuncakları olan bir takım memurların başına getirmenizden sonra başladı. Bu kimsenin devlet erkiyle yaptırdıklarının hukuki olmadığı gün gibi açıktır. Benim yaşamımda ve yazdıklarımda bu kadar öfkelenmesine yol açacak bir unsur olduğunu, kendisinin kininin kaynağının benim somut olarak yaptığım ya da söylediğim bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Ankara'nın göbeğinde bir mühendis bu kadar işkence görebiliyorsa sözkonusu jakoben anlayışın yönetiminde acaba Diyarbakır'da, Hakkari'de durum nasıldır? Sonuçta bir insanı dışlamak isterseniz onlarca sebep bulabilirsiniz. Bu ülkede Doğu şivesiyle konuşan esnaftan alışveriş yapmayanlardan tutun namaz kılanları ikinci sınıf görenlere varıncaya kadar her türlü faşist görüş yok mu? Acaba sözkonusu yetkilinin tavrının arkasında bu şekilde "kör bir nefret" mi yoksa "daha materyalist" bir ilişki ağı mı yatıyor?!

Son olarak son dönemde söylenen "zulümle abad olunmaz" sözüne tüm kalbimle katıldığımı ifade etmek istiyorum. Yalnız icraat makamındaki sizlerin daha aktif bir biçimde adaleti savunmanız gerekmez mi?! Eğer bu ülkeyi siz değil de medya yönetiyorsa o zaman mevcut adaletsizlik, vuku bulan yolsuzluklar, işsizlik gibi sorunların mesebbipliğini de üstlensinler! (Daha on yıl önce batırılan bankaların sahiplerinin kimler olduğunu herhalde hatırlar bu millet.)

Saygılarımla arz ederim

11 Temmuz 2011

Büyük Ankara Festivali Seneye Lütfen "Küçülsün"

Ülkemizin ve dünyanın çeşitli yerlerinde değişik festivaller düzenli olarak yapılıyor biliyorsunuz. Eğlenmek herkesin hakkı tabii ki. Bunu bir vesileye bağlamak da güzel.

Son yıllarda bunlara bir de "Büyük Ankara Festivali" eklendi. Ankara büyükşehir/başkent olduğu için adına öyle "dut festivali", "kiraz festivali" dememişler, doğru dürüst bir isim de bulamamışlar, direkt "Büyük Ankara Festivali" demişler. Bu yıl 2-10 Temmuz arasında öğleden sonradan gecenin ileri saatlerine kadar Hipodrom'da yapıldı ve (çok şükür) bu sene de bitti. Beyaz TV'de görmüşsünüzdür, kaliteli sanatçıları seçmişler, onlar da izleyicileri coşturdular. Ancak yakınlarda oturan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bu sefer davulun sesi yakından hoş, uzaktan kötü geliyordu. TV'de seyrederken iyi hoş da, evde rüzgar estikçe nasıl bir gürültü, nasıl bir uğultu--kesintisiz tam 9 gün boyunca günde en az 6 saat! Ankara'yı bilmeyenlere söyleyeyim, Hipodrom, hani şu bayramlarda TRT1'de yayınlanan törenlerin yapıldığı yer, şehrin tam göbeğinde. Merkezi orası olacak şekilde bir daire çizilse, yarıçapı da bizim eve kadar gelse arada en az 100.000 belki 200.000 kişi belki de daha fazla insan yaşıyor! Bunun yaşlısı var hastası var, İNSAF... Yani Temmuz'un başı gelince illa evi barkı bırakıp Ankara'yı terk mi edelim?! Üstelik her gece de havai fişek gösterisi! Sanki yüzmilyarlarca dolar dış borcu olan ülke biz değiliz!

İnanın bana 9 gün çok fazla. Zaten TV'de seyrettiyseniz görmüşsünüzdür, izlemeye gidenler dahi son gecelerde heyecanlarını kaybetmişlerdi. Ya bu organizasyonu şehir dışında bir yere alsınlar, ve de ya havai fişekleri ya da süreyi kısaltıp ettikleri tasarruf ile otobüs kaldırsınlar, ya da en azından süreyi 4-5 güne indirsinler. Yani lütfen ama lütfen Büyük Ankara Festivali KÜÇÜLSÜN.

9 Haziran 2011

Anonymous Hacker Grubu ve e-Devlete DDoS Saldırıları

Bugün medyada yazdığına göre Anonymous isimli uluslararası hacker grubu bugün TSİ 18:00'de kamu kurumlarıma saldıracağını açıkladı. Bu saldırının daha çok DDoS olacağı bekleniyor. Bunun ne anlama geldiğine ve korunma yöntemlerine kısaca değinmek istiyorum.

DDoS, Distributed Denial of Service (Dağıtık Erişim Engelleme) saldırısı olarak açılımı olan bir saldırı türü. Aslında web siteleri için yapılanların temelde iki türü vardır:

1. SYN flood (SYN paketi seli): TCP protocolü ve üzerinde çalışan HTTP(S) bağlantısı için önce bir el-sıkışma (handshake) gerekir. Bunun ilk adımı da SYN paketinin istemci tarafından sunucuya gönderilmesidir. Temelde bunun mantığı şu: İstemci el-sıkışma için aklında bir sayı tutuyor ve bu sayının bir fazlasının sunucu tarafından kendisine ACK ile belirtilmesini istiyor. Sonra da sunucu istemciyi doğruluyor. Bu şekilde karşılıklı olarak basit bir kontrol yapıyorlar. İşte bu esnada ya istemci kendisine ait olmayan bir IP adresini "spoof" ederek (kandırarak) gönderirse o zaman sunucu o IP adresine doğrulama SYN-ACK'ini gönderiyor ve meşgul edilmiş oluyor. Bağlantı tam olarak kurulamadığından web sunucu ya da aradaki ters vekil sunucunun işlemi (process) bu tip saldırıları hissetmez bile ancak bantgenişliği ve kernel (işletim sisteminin çekirdeği) meşgul edilir. Bu saldırı sunucuyu bir miktar yorar ve saldıranın IP'sinin tespiti çok zordur zira paketten okunan kaynak IP genelde rastgele oluyor.

2. HTTP flood (HTTP paket seli): HTTP protokolü ile sürekli istek göndermek olarak gerçekleşiyor. Eğer sürekli www.saldırılacakalanadi.com/ diye saniyede binlerce istekte bulunursanız siteyi yorarsınız. Zira standart web sunucularda bunun için bir korunma mekanizması bulunmamaktadır ve her isteği gerçek ve cevaplanması gereken olarak algılamaktadır. Tabii bu durumda da gerçek kullanıcıların cevapları gecikmekte hatta site hiç cevap veremez hale gelmektedir. Ancak her halukarda hep aynı yolu (path, örneğimizde / ) istediğinizden cevaplar genelde web sunucunun ya da vekil sunucunun önbelleğinden gelir.

Daha sofistike bir saldırı olarak 2.1. diyebileceğimiz www.saldırılacakalanadi.com/rastgeledosya isterseniz o zaman korunmasız bir site ise sürekli olarak dosya sistemine erişim gerçekleşir zira önbellekler URL tabanlı indeksleme ile çalışırlar.

2. ve 2.1.e ek olarak 2.2. diyebileceğimiz bir başka HTTP seli saldırı tipi ise 2009 yılında ortaya konulan HTTP başlığını yavaş göndermedir. HTTP'de iki tip başlık bilgisi vardır. Bir tanesi istemcinin sunucudan ne istediğini ve parametrelerini söylediği istek (request) başlığı, diğeri ise sunucunun cevap (response) başlığıdır. Eğer Firefox'unuza bedava LiveHTTPHeaders eklentisini kurarsanız bunları görebilirsiniz. Bir başka gerekli bilgi ise sunucuların aynı anda genelde en fazla 1000-5000 arası isteğe cevap verebiliyor oluşlarıdır. Çoğu sunucuda istek başlığı için ayrı bir zamanaşımı (timeout) süresi yoktur. Sadece iki IP paketi arası süre ölçülür ve ona göre bağlantı kapatılır. Peki ya örneğin en basit HTTP isteği olarak şöyle bir örnek alırsak,

GET / HTTP/1.1
Host: www.saldirialanadi.com
User-Agent: Mozilla 5.0
...

her satırı ayrı IP paketi ile gönderir ve 2 saniye bekletirseniz o zaman 2*satır_sayısı saniye boyunca bir soketi meşgul etmiş oluyorsunuz. Bunu aynı anda 5000 saldırı soketi ile yaparsanız o zaman da sunucu tamamen cevap veremez hale gelir.

İşte tüm bu saldırı çeşitlerine karşı değişik çözümler mevcut piyasada. Biz şu anda 2., 2.1. ve 2.2. saldırılarına karşı "Fastream IQ Proxy Server" (http://www.iqproxyserver.com) ile ters vekil sunucu olarak koruma sağlıyoruz. Bunu nasıl mı yapıyoruz? İsterseniz öncelikle bir ekran görüntüsünü görelim: http://www.iqproxyserver.com/screenshots/ddosprotection.png

2. için her IP adresinin yaptığı istek URL'lerini bellekte tutuyoruz ve site yöneticisinin belirlediği bir süre boyunca aynı isteği en fazla kaç kere gönderebileceğini sınırlıyoruz.

2.1. için belirlenen bir sürede en fazla kaç olmayan isteğin (404 ve diğer 4xx'ler) her bir IP için cevaplanacağını sınırlandırıyoruz.

2.2. için tüm istek başlığı (request header)'ı için bir zamanaşımı süresi konulabiliyor.

Eğer bu limitlerden herhangi birine ulaşılırsa o zaman soket direkt kapatılıyor. Veritabanını kendimiz doğrudan veri yapıları ile yazdığımızdan performans sorunu olmuyor. Tam tersine boş istekleri cevaplamadığı için sunucu rahatlıyor. Ayrıca istenirse ülke güvenlik duvarı ile sözgelimi sadece Türkiye'den bağlantıları kabul et de denilebiliyor. Böylece bütün bir ülkeyi LAN gibi yönetebiliyorsunuz. Bunu yapmak için www.ip2location.com 'dan 2003 yılında her ay güncellenen veritabanı ve yazılımı lisanslamıştık.

1. için ise ülke güvenlik duvarını IP paketi kaynak IP'ye uyarlamayı planlıyoruz ileride. Ancak esas olarak piyasada ISS'lerin paketleri kaynağında filtrelemesi daha kökten bir çözüm olacaktır. Tabii bu da gene bir güvenlik duvarı çözümü gerektirecektir.

Bugün yurtdışında yalnızca protesto değil ticari şantaj amacıyla da pek çok site DDoS saldırılarına uğramaktadır. 50.000$'a varan fidyeler istenmektedir. Yeri gelmişken bu yazıyı bilgilerinize sunmak istedim.

11 Mayıs 2011

İnternet'e Filtre Konulu Yazılarıma Gelen Bir Cevap

6-7 Mayıs tarihlerinde (aşağıda) yazdığım yazılara Yazılım Mühendisliği Türkiye grubunda gelen bir cevaptan alıntı yapmak istiyorum zira çok güzel yazmış Mustafa Bey arkadaşım.

"Kullanıcılar hiç bir müdahalede bulunmadığı taktirde standart paket uygulanacak, o paketin içeriği de bu günkü kullanılandan farklı olmayacak diye yuvarlak bir ifade aklımda kalmış. Eğer böyle olacak ise Internet erişim içeriği açısından çok büyük bir değişiklik olmayacak.

Filtre uygulamasına katıldığım yerler var, bir çok ailenin çocuklarının Internette ne yaptığını takip edebilecek teknik yeterliliğe sahip olmadığını biliyorum. 'Çocuğum ders çalışsın' diye alınan İnternet çoğunlukla velilerin iradesi dışında kullanılabiliyor.

Masum, güzel, iyi niyetli bir uygulamaya benziyor.

Benim asıl takıldığım iki tane nokta var:
1- Proxy kullanılması insanların fişlenmesini kolaylaştıracak bir uygulama. Data mining uygulamaları ile toplumda çeşitli insan tiplerini belirlemek ve fişlemek çok daha kolay olacak. Proxy kayıtlarının arşiv güvenliği ise ayrı bir konu. Bu kayıtların yanlış ellere geçmesi şantaj amaçlı olarak kullanılabilir. İlgili kurumların bu güvenliği sağlayabilecekleri konusunda endişelerim var.
2- Filtreleri aşmaya çalışmanın da suç olması çok tehlikeli. İşte bu çok korkunç. Bu güne kadarki uygulamalarda insanlara bu tür filtreleri aşmanın yolları öğretildi, bünyeler filtrelere kısmen bağışıklık sağladı. Şimdi 'aşmaya çalışmanın' suç olduğunu bilmeyen ve aşmanın tadına alışmış insanlar bunu deneyecekler ve 'suçlu' konuma düşecekler. Bu suçlar da 1. maddede söylediğim sınıflamalara göre değerlendirilirse ciddi problemlerle karşılaşacağız demektir."

Doğru söze ne denir!

7 Mayıs 2011

Dünkü yazıma gelen bir cevaba yanıtım:

Bence ISS'lerin isteyen herkese ücretsiz filtre sağlamaları şart olmalı, buna katılıyorum. Zira hayatında hiç bilgisayar kullanmamış anne-babalar var ve öğretmeleri bu insanların 7 yaşındaki çocuklarına araştırma ödevleri veriyor günümüzde (İnternet şart yani). Filtreyi host bilgisayara kurarsanız, delmemesi için çocuğa limitli (admin olmayan) Windows hesabı vermeniz gerek ki bu da çok kısıtlayıcı olur. Çoğu programı dahi kuramaz kullanıcı! Ya her eve Türkiye'de satılmayan Windows Home Server + Proxy sunucu kurulacak (ki bu _çok_ maliyetli olacaktır) ya da ISS'ler filtre kuracak. Son seçenek en hesaplısı ancak ayda 5 lira bile ek maliyet isteseler insanlar düşünecektir, tereddüt edecektir. Dolayısıyla ilk cümlemin haklı olduğu ortaya çıkıyor...

6 Mayıs 2011

İnternete Filtreleme--Niyet Nedir?

Ben geçen sene İnternet'in tamamen kontrolsüz olmasının yarattığı sakıncalarla ilgili çeşitli gruplara yazılar göndermiştim. Epey de tepki gelmişti. O gün tepki gösterenler yayı kendilerine doğru fazlaca çekmiş olmalılar ki bugün elleri yorulduğunda ok fırladı da gidiyor bile!

Ben İnternet'in, BTK'nın sayfasında anlattığı gibi proxy (vekil sunucu) tabanlı olmasının DNS ya da IP adresi tabanlı olmasından daha doğru olacağını anlatmaya çalışmıştım. Bunu söylerken kendim vekil sunucu yazarak ve lisanslayarak geçindiğim için dememiştim tabii ki. (Zaten bizim vekil sunucu Windows tabanlı ve her bir sunucu için 300$ Windows Server lisans ücreti ödemek devlete ve ISP'lere fazla pahalı gelir.) Eğer DNS tabanlı bloklama yapılırsa "etrafından dolaşmak" (kandırmak) çok kolay oluyordu. IP tabanlı yapılırsa da aynı IP adresindeki diğer web alan adları da engellenmiş oluyor ve "kurunun yanında yaş da yanmış" oluyordu. Her şeye rağmen proxy en iyi çözüm gibi görünüyordu ve halen de öyle.

Yalnız bizim devletimizde pek çok işte olduğu gibi bu işte de belirsizlikler var ve kaçınılmaz olarak bunlar keyfi yönetime ve yasaklamalara yol açacak gibi görünüyor. Örneğin hangi sitenin yasaklanacağına dair bir standart yok yukarıda verdiğim resmi sitede. Yurtiçi, çocuk, aile ve standart gibi paketler var ancak içerikleri muğlak. Örneğin şimdi bir aile -ismine kanarak- bizimki "aile paketinden olsun" derse hangi sitelerin yasaklı olacağını net ve kesin olarak belirten halka açık bir liste olacak mı? Ya da Yurtiçi paketinde hedef sunucunun yurtiçinde/dışında olduğu DNS tabanlı mı (.com.tr ile bitiyorsa yurtiçi ya da .com ise yurtdışı gibi) belirlenecek yoksa bizim kendi ürünümüzde yaptığımız gibi nümerik IP adresini (mesela 195.175.39.39) ülke koduna çeviren bir veritabanı mı kullanılacak? Birinci şık olursa o zaman mynet.com, paragaranti.com ve sonu .tr ile bitmeyen her türlü siteye bu paket için elveda demiş olacağız. Eğer ikinci şık ise o zaman da pek çok medya sitesinin Türk Telekom'un yüksek bantgenişliği (yani kaç GB ayda sunulduğu) ücretleri nedeniyle medya dosyalarını ABD/Hollanda gibi ülkelerde tuttuğundan onlara veda edeceğiz. Her iki seçenekte de Facebook, Twitter ve Yahoo'ya erişilemeyecek. Tabii ki Hotmail de gidecek!

Bence bu iş temelde daha çok nasıl ki benim sitem gorkemates.com 5 Aralık 2010'da keyfi olarak IP tabanlı olarak yasaklandıysa (isterseniz tıklayın ve kendiniz görün: http://www.gorkemates.com. Direkt IP'den kesili!) ve halen -benim açtığım- davası sürüyorsa, işte bunun gibi yasaklamaları meşru hale getirmek amacıyla yapılıyor. Yani niyet sıradan -konuya Fransız- insanlara güzel görünüyor ancak her zaman olduğu gibi bürokratlar tüm yetki ve kontrolü kendilerinde toplayacak bir mekanizma inşa etmeye uğraşmışlar. Bilmiyorum biliyor musunuz Sovyetler Birliğinde ve bugün Küba'da, Kuzey Kore'de sendika yasak. "Burası zaten işçi memleketi, haklarını Politbüro olarak biz veririz" demişler, sonuç malumunuz. Yani onlar istediklerini yasaklayacaklar, sonra siz uğraşacaksınız "benim siteme neden erişilemiyor" diye celse celse...

Aslında isteseler yasaklı sitelerin yanısıra her ailenin kendi karar verebileceği bir "whitelist" ("beyaz liste" diye hayatımda ilk defa çevireceğim. Demek istediğim "filtre istisnası" (asla filtrelenmeyecek siteler listesi) sistemi de yapabilirler. Bir web sayfasından internet servis sağlayıcı şifreniz ile kendiniz ve aileniz için alan adlarını girerek (ya da örneğin bir forum'da başkalarının paylaştığı listeyi kopyala+yapıştır yaparak) bu sorun aşılabilir. Peki ya aile çocuk paketi aldı ama evin babası içinde "müstehcen kelimeler" geçen, örneğin tıbbi bir araştırma yapacak. O zaman bunlara ek olarak benim geçen sene söylediğim ve bizim programda ve Microsoft TMG'de de olan zamanlayıcı sistemi işe yarayabilir. Yani bütün filtreler akşam 11:00'den sabah 7:00'ye kadar devre dışı kalır. İstenirse o İnternet bağlantısından hangi sitelere girildiği de kaydedilip ("log"lanıp) mektup ile faturayla beraber de gönderilebilir. En çok ziyaret edilen 100 site ve örneğin GMail'in Priority Inbox'ı gibi filtrelenmesi gerekir gibi görünen ama filtrelenmemiş (beyaz liste ya da gece saatleri olmasından dolayı) siteler de en tepede kalın harflerle basılır ki dikkat çekilir. Daha çok şey yapılabilir, madem ki amaç çocukları korumak... Yeter ki niyet iyi olsun!

2 Mayıs 2011

Vatan Elden Asıl Şimdi Gidiyor!

Bir ülke, toprak parçasından ibaret değildir. Dini, dili, kültürü ve alışkanlıkları vardır onu vatan yapan. Bunlar zaman içinde değişime uğrayabilirler.

Dinin özünde değişim yanlıştır. Emeviler dini yozlaştırmış, camilerde Hz. Ali (ra)'nin [dolayısıyla Hz. Peygamber (SAV)'in] soyu hakkında ileri geri konuşulan vaazlar verdirtmişler, dine bidatlar sokmuşlardır. Rivayete göre ezandan "Muhammed Allah'ın Elçisidir" ifadesini çıkartmış yerine "Muaviye/Yezid Allah'ın Halifesidir" ifadesini eklemişlerdir. Ancak örneğin camilere minare yapılması yararlı bidat olarak sonradan eklenmiş ve kabul görmüştür.

Dil konusunda değişim kaçınılmazdır. Zira dil zamanla gelişen bilim ve teknoloji dolayısıyla yeni kelimelere muhtaçdır. Ayrıca milletler ve dilleri tarih boyunca birbirleriyle etkileşim içinde olmuştur. Herkesin bildiği gibi Türkçe yüzyıllarca Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmış ancak son 150 yıldır önce Fransızca'nın şimdilerde de İngilizce'nin etkisi ağır basmıştır.

Kültür de dil gibidir. Zamanla gelişir ancak her zaman olumlu yönde gelişmez. Bu yönüyle dine benzer; zamanla "zararlı bidatlar" girebilir içine. Esasında "kültür" kelimesi Batı'dan, Latince'den gelmektedir. Bizdeki tam karşılığı "örf"dür. Bazen gençleri duyarsınız, "örfmüş, adetmiş, ne gerek var bu devirde" derler. Ancak aslında onların da kendi aralarında bir kültürleri, yani örfleri vardır. Zira toplum içinde insan başkalarıyla yaşayabilmek için buna muhtaçdır. Örneğin tanıdığım hiçbir genç kız arkadaşlarının/nişanlılarının/eşlerinin başkalarıyla gezmesinden hoşlanmaz. Ya da misafirliğe gittiklerinde kendilerine ikram yapılmamasından. Ya da Avrupa'daki gibi 18 yaşına geldiklerinde "başının çaresine bak artık" diyen anne-babalar bizde de artsa ve onlara da öyleleri çatsa, olsa olsa isyan ederler. Oysa ki kendileri başkalarına aynı şekilde davranmakta sakınca görmezler. Zira insan aslında aciz bir varlıktır. Nankör ve bencildir. Yasak ve kötüye meyillidir. Kuran'da dendiği gibi "az şükreder, çok isyan eder".

Kültürün olumsuz gelişmesinde artan bilgi yayılma hızının artmış olması ve medya önemli bir etkendir. Bu furya ülkemizde 1989 yılında bir TV kanalının rahmetli bir Cumhurbaşkanımızın yakınının ortak olması nedeniyle yasadışı/gayrımeşru yayın yapmasına göz yumulması sonucu başlamıştır. TV ve radyoları denetlemekle görevli RTÜK ta 1996 yılında medya iyice semirdikten sonra ancak kurulabilmiştir. Yetkileri de 2001 yılında ağır baskılar sonucunda budanmıştır. 1990'larda hatırlarsınız her akşam Boğaz Köprüsünde birkaç intihar haberi verilirdi. Daha sonra bunlara yasak getirilince köprümüze huzur gelmiştir. Yani anlaşılmıştır ki haberi haberciler yaratmaktaymışlar.

Son dönemde bu popülist anlayışın siyasete de egemen olmaya başladığını görmekteyiz. Örneğin bir siyasi parti başkanı Türkiye Başbakanına (bir vatandaşına) hakaratengiz konuşabilmektedir. Daha da ilginç olanı bunun kendi seçmenleri arasında herhangi bir rahatsızlık yaratmamış görünmesidir. Türkiye'de "bizden olan ne yaparsa yapsın haklıdır, otekiler ise istisnasız haksız" anlayışı hakim olmuşa benzemektedir. Türkiye adaleti işletmeyi becerememiş, adaleti becermiştir.

Türkiye'de "vatan elden gidiyor" diye hergün yüzlerce yazı yazılmaktadır. Ben elbette ki Türkiye'nin fiziksel olarak bölünmesine karşıyım ve bu konuda yazılar da yazdım ancak kanımca yukarıda saydıklarım fiziksel bölünmeden dahi daha önemlidir. Her şeyin yozlaştığı bir ortamda bir ülkede inanılacak güvenilecek ne kalmış olabilir?

"Bundan dolayı İsrailoğullarına (kitap'ta) şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resullerimiz apaçık deliller (mucize ve ayetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hala) yeryüzünde aşırı gitmektedir."
Maide Suresi, 32

"Onlara denildi ki: Yeryüzüne fesat saçmayın. Dediler ki: Biz ıslah edicileriz."
"Yazık, onlar fesat saçıp dururlar, ama bunu anlamıyorlar."
Bakara Suresi, 10-11

"Ey insanlar! Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar."
Fatır Suresi, 5

20 Ocak 2011

Münafıklar Gerçekte Neyi Amaçlıyor?

Artık pek çok İnternet kullanıcısı biliyor ki açtığım www.anladuy.net sitesi aracılığıyla ve diğer pek çok girişim ile elimden geldiğince çıkarcı, materyalist, münafık müfterilere (iftiracılara) karşı mücadele veriyorum. Münafık diye İslam'da Allah (c.c.)'a ve Hz. Peygambere (SAV) iman ettik diyerek yalan söyleyip, aslında müslüman toplumu arkasından hançerleyenlere denmektedir. Bir hadis-i şerifte münafığın alameti dörttür buyrulmuştur: 1. Söz söylediği zaman yalan söyler, 2. Vaat ettiği zaman vaadini tutmaz, 3. Emanete hıyanet eder, 4. Düşmanlık ettiği zaman aşırıya gider. Sizler belki kendi halinizde, kabuğunuzda bir yaşam sürüyorsunuzdur. "Kimsenin tavuğuna kış demezsem kimse de bana dokunmaz" diye düşünüyorsunuzdur. Eskiden biz de öyle düşünürdük. Belki de siz "sadece bir kişi, bir aile, feda edilebilir" diye içinizden geçiriyorsunuz. Ancak ünlü düşünür Montesquieu'nun dediği gibi "Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir".

Bize atılan iftira asla yalnızca zamanında yaşadığım sorundan dolayı yayılan iftira suretiyle tek bir Türk ailesine yapılmış kötülük değildir! Bu bir sindirme, bir yıldırma operasyonudur. Mesele bir kişi bir aile olsaydı bu kadar uğraşmazlardı. Bu mazbut kendi halinde yaşayan herkese bir gözdağıdır. "Biz medyayız, kimi nasıl istersek öyle damgalarız; Biz ne istersek halk onu düşünür, ona destekler veya dışlar!" diyenlerin gözdağıdır bu. Bakınız Kur'an-ı Kerim'de -Diyanet'in meali- ne denilmektedir: "Onlar, Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah'ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir." Bakara Suresi, 27. Tevbe Suresi 95. Ayette ise "Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adıyla yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir." buyrulmaktadır. Münafıklar inanan insanların aralarına nifak sokmak için var güçleriyle savaşırlar. Bunu da kılıfına uydurarak "biz sadece iyilik yapıyoruz" diyerek yine yalan söylerler (Tevbe Suresi, 107). Siz belki huzurlu sıcak evlerinizde herşeyin yolunda olduğu izlenimi içinde yaşıyorsunuz. Oysa ki benim yaşadığım ortamda bazıları "Önce Görkem sonra ezan susacak" dahi deme cüretini göstermektedirler!

Kanımca insanların bu denli onların "renklerine" kanmalarının sebebi Allah sevgi ve korkusunun yüreklerden silinmeye yüz tutmuş olmasıdır. Hadiste "İleride öyle fitneler olacak ki, Allah'ın ilimle ihya edip koruduğu insanlar hariç, kişi sabahleyin mümin olduğu halde akşama kafir olacak, dinden çıkacaktır." buyrulmuştur (Taberani, İbni Mace, Deylemi). Başka bir hadis-i şerifte "İnsanlara bir zaman gelir ki Kur'an-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar." (Hakim, Tirmizi) denilerek, Kuran'ın ikinci üçüncü plana atıldığı bu ahir zamana ve onun insanları olarak bizler uyarılmışız. Ancak münafıklar, Allah'ın öğüt ve ibret alınması için vermiş olduğu örneklere kör ve sağır kesilerek, bu örneklerin anlamlarını değiştirmeye çalışırlar (Müdessir Suresi, 31).

Son olarak Taberani'nin naklettiği "Kim bir zalimin zalim olduğunu bildiği halde, ona yardımcı olmak için, onunla birlikte giderse; İslam'dan çıkmış olur." hadis-i şerifini dikkatinize sunarak bugünkü yazımı noktalamak istiyorum.

Allah'a emanet olunuz!

1 Aralık 2010

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersine Bakışım

Bazı tartışmalar zaman zaman medyada ısıtılıp ısıtılıp ön plana çıkartılıyor. Bunlardan biri de "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersinin kaldırılıp kaldırılmaması konusu. Bu ders 1980'lere kadar verilmemekteymiş. Örneğin 1950 doğumlu vatandaşlarımızdan Kızılay'da 100 rastgele kişiye temel bazı din, bilgiler soracak olursanız, İmam-hatip mezunu olan ya da ailesinin teşvikiyle kursa gitmiş olanların dışında dini bilgi açıdan "cahil bırakılmış" epey büyük bir kesim olduğunu göreceksiniz. Orucunu tutan hatta namazını kılanlar arasında dahi benim konuştuğum pek çok insan ileriki yaşlarda okuduğu kitaplardan ve izlediklerinden/dinlediklerinden kavrayamadığı pek çok konu olduğunu ifade ediyorlar. "Yaşken eğilmemiş ağaçlar" sonraları amaçsız yaşadıkları hayatlarında tatminsizlik içinde kıvranıyorlar.

Bu arada bir parantez açıp özellikle benden gençlere 1994-1995 yıllarında TV'de izlediğim bir haberden bahsetmek istiyorum. O zamanlar seçim öncesi bir merkez sağ partinin sözcüsü "geçmişte komünizm tehlikesi nedeniyle yönetmesi kolay olsun nedeniyle halkımız cahil bırakıldı ancak biz artık bundan vazgeçeceğiz" mealinde birkaç cümle etmişti. Gerçekten de ünlü "köy enstitülerinin kapatılması" örneği de bu ifadeyi doğruluyor. Elbette komünizm olabilecek en kötü rejimlerden biriydi ama "vur ensesine al lokmasına" kıvamında bir halk yaratmayı da herhalde artık kimse savunmuyor. Bu her şeyden önce ekonomiyi de zayıf düşürmüştür. Ülkemizin cumhuriyet tarihi ortalama büyümesi yıllık %5 civarındadır ancak başlangıç noktamız olan 1923'te savaştan çıkmış yıkık dökük bir ülke olduğumuzdan ekonomistlerin deyimiyle "baz etkisi" nedeniyle halen Avrupa'yı yakalayamamış durumdayız. Ayrıca mesela 1990 yılında Almanya'nın büyümesi de %5'in üzerindeydi.

Ekonomik büyüme = verim artışı + eğitimli insan gücünün yaptığı yenilikler (icatlar) + bunları finanse edecek sermaye birikimi

olarak formüle edilebilir kanımca. "Verim artışı" da ancak teknolojinin kullanımıyla olabileceğinden eğitim seviyesiyle ilintilidir. Yenilik yapmak "icat çıkarma" veciz sözüyle büyütülen kuşaklarca zaten pek mümkün olamamıştır. Sermaye birikimi deseniz ancak tasarrufla olur. Bugün dahi bizim kişi başı yıllık gelirimiz 8.000$'ın üzerinde ve tasarruf oranımız ise %15 olarak belirtiliyor. Hindistan'ın istatistikleri ise 1.000$'ın biraz üzerinde bir kişi başı yıllık gelir ama tam %35 tasarruf oranıdır!

Velhasıl kelam lafı getirmek istediğim nokta şu: 1990'lardaki devletin verdiği "eğitim seviyesi arttırıla!" fermanından sonra kişi başı ortalama okula gitme süresi 3 yıldan 5 yıla çıkmıştır. 70 milyon nüfus * 2 yıl ortalama artışı = 140 milyon öğrenci yılı yapar. O zamandan beri 30 milyon öğrenci okula gitmiş olsa yaklaşık öğrenci başına 5 yıl fazla okula gidilmiş oluyor. Yani son dönemde okula giden öğrenciler anne-babalarından ortalama 5 sene daha fazla okumuşlar. Şimdi bundan şu sonuçlar çıkartılabilir:

1. Eğitimde ilerleme olmaktadır.
2. Türkiye'de ve herhangi bir ülkede devletin politikaları halklar ve onların yaşantıları üzerinde "devasa boyutta" etki yapmaktadır.
3. Devletin "tasarruf oranını arttırma" ve "yenilikçiliği teşvik" konularında da aynı iradeyi göstermesi durumunda Türkiye ekonomisi süreklilik içinde kalıcı olarak kalkınacaktır.

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak, biliyorsunuz eskiden zorunlu eğitim 5 yıl idi. 1997 yılında 8 yıla çıkartıldı. Şimdi ise 13 yıl olsun deniliyor. Bu demektir ki devlet ailelerin sırf onların evlatları oldukları için çocuklarını eğitim hakkından mahrum edip örneğin tarlaya çalışmaya göndermelerine 18-19 yaşına kadar engel olacak. Buna kimsenin itirazı yokken ailelerin ve/veya arkadaş çevresinin öğrencileri yönlendirerek %100 materyalist/pozitivist/ateist bir kıvama getirilmeleri amacıyla "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersinin kaldırılmasına nasıl sıcak bakılabilir? Bu dersin "zorunlu olmaktan çıkarılması" pek çok okulda -ki özellikle en iyi eğitimi verdiğini iddia edenlerde- dersi almak isteyenlere uygulanacak baskı sonucunda fiilen bu dersin ortadan kalkması demektir.

Cumhurbaşkanımız Sn. Gül yaptığı bir açıklamada Türk gençliğinin %15'inin uyuşturucu kullanmakta olduğunu tahmin ettiklerini ifade etmişlerdir. Daha geçen gün iki alkolik psikopat Ümraniye'de sabah namazına giden kardeşimizi "zevk için" tüfekle vurarak ŞEHİT etmişlerdir (Allah (c.c.) rahmet eylesin). "Şehit" kelimesinde bir abartı yoktur çünkü namaz için ya da helal rızık kazanmak için evden çıkanın dönememesi halinde "hükmen şehit" olacağına dair açık ve sahih hadisler mevcuttur. Zaten kelimenin kökü de "şehadet" sözcüğüdür.

Son olarak uyuşturucu kullanan her gencimizin bu işin baş tüccarı olan terör örgütlerine aslında istemeden finansör olduklarını da hatırlatarak sorumluluk sahibi herkesi bu konuda taviz vermeme duyarlılığına çağırarak ve de İnternet ortamında böyle uzun yazıları okuduğunuz için sizi de tebrik ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.

15 Kasım 2010

Prof. Dr. Süleyman Ateş Hocanın Bugünkü Yazısına Eleştiriler

Öncelikle bu iletimin sizinle birlikte diğer pek çok vatandaşımıza da ulaştığını belirterek sözlerime başlamak istiyorum.

Ben genelde sizin çoğu görüşünüzü paylaştığımı ama bazı konularda sizin diğer ulemadan ayrılan yaklaşımlarınıza katılmadığımı özel bir iletide -özellikle Suudi Arabistan'da Allah(c.c.)'a hakaret suçundan ölüme mahkum olan vatandaşımızı haberine verdiğiniz demeç özelinde- yazmıştım. Bugün ise aşağıdaki yazınızda sona doğru,

> Hayvan üretimi ve et ürünleri konusunda sıkıntılı geçen bu yıl, kurban kesme sünneti yerine, Kur’ân’ın vurgulu emirlerinden olan sadakaya ağırlık verilmesinin, kurbana verilecek miktarda veya daha fazla bir paranın yoksullara dağıtılmasının, dinin ruhuna ve amacına daha uygun olacağını düşünüyorum.

demişsiniz. Bilmiyorum biliyormusunuz ama dünyada vejeteryanlık giderek azalıyor. Doktorlar giderek daha fazla özellikle organik ve işlenmemiş (örneğin salam, sucuk, sosis dışında) sığır eti tüketin diye açıklamalarda bulunuyorlar. Örneğin hafıza sorunu yaşayan biriyseniz nöroloğa gittiğinizde yaptırdığı ilk tahlil B12 vitamini sayımı ve de ilk sorusu ne sıklıkla kırmızı et yediğiniz oluyor. Çünkü kırmızı ette B12 vitamini ve vücudun emebileceği demir mevcut! Ayrıca çocukların büyümesine olanak sağlayan proteinleri de unutmamalı ki Batı'da 18 yaşına kadar her çocuğun günde 150gr et yemesi öneriliyor (yetişkinlerin ise 30-40gr). Son olarak da ülkemizde kişi başı yıllık tüketimin ortalama sadece 8KG olduğunu belirterek size birkaç soru sormak istiyorum:

1. Kurban etinin önemli bir kısmı yoksullara yardım olarak gidiyor, benden iyi biliyorsunuz. Acaba kurban kesimi azalsa et tüketimindeki azalış tüm topluma mı yayılacak yoksa bir kesimin et yeme oranı %3 düşerken yoksul ve senede sadece 10-15 kere et yiyebilen kesimin oranı %40'mı düşecek?

2. Diyelim ki müminler kurban kesmedi de okul fonuna burs verdi. 6 yaşına kadar yetersiz beslenmiş çocukların sadece öğretmen, kitap, bilgisayar/İnternet kalitesinin arttırılmasıyla okulda ve hayatta başarıyı yakalayamayacakları yönünde bugün bazı gazetelerde Diyetisyen Murat Gökçen'in aşağıdaki cümlelerini içeren haberler çıktı:
"Doğru beslenme, çocuğun zekâsını yüzde 90-95 etkiliyor. Normal zekâlı bir çocuk, altı yaşına dek doğru beslenirse, üst düzeyde bir zekâya sahip olabilir." [1]
Belki siz "canım biz de zamanında az beslendik ama işte alim olduk" diyebilirsiniz. Ama bazı insanların sindirim organları genetik olarak daha fazla emilim yapabiliyor. Yani aynı miktarda gıda almasına rağmen diğer insanlarınkine göre daha fazla yararlı vitamin, mineral, protein, vs.yi kana karıştırıyor! Bunları biliyor muydunuz?

Tüm bu yazdıklarımı da gözönünde bulundururak size gelecek Kurban Bayramı öncesinde aklınıza benzeri bir yazı yazma fikri gelirse bir kere daha düşünmenizi öneririm. Doğrusunu Allah bilir!

[1] http://www.taraf.com.tr/haber/diyet-genleri-degistiriyor.htm

8 Kasım 2010

Bir Münafığın Portresi

Bugün sizlere geçenlerde ilettiğim "Dünyanın en aşağılık varlıkları münafıklardır" hadis-i şerifine gocunup kızan birinden bahsetmek istiyorum. Bu kimse gerçekten de amacına ulaşma uğruna ağzı çok iyi laf yapan, insanlara -eğer çıkarları bunu gerektiriyorsa- son derece kibar ve samimi görünebilen bir kimse. Ancak gerçekte o, işine öyle geldiği zaman gözüne kestirdiklerine karşı "kraldan çok kralcı" olup adının başında "Er" kelimesi geçtiği halde sabıkalı adamlarına güvenerek küfürler, iftiralar ve tehditler savuran, "fitneye her çağrıldığında koşarak giden" (Nisa Suresi, 91) biri. Tabii polis geldiğinde de "yalanın bini bir para"!

Bu kimse, yanında adamları olduğu zaman "Namazı kıldığı Allah'ı gelsin de Görkem'i kurtarsın bakalım" dahi diyebilen gerçek bir nasipsiz. Bu sözleri işittiğimde Mekkeli müşriklerin işkence yaptıkları Hz. Bilal-i Habeşi'nin ne hissettiğini anladım zira -herhalde biliyorsunuzdur- ona da bu şekilde sözler söylemişlerdi. Mekke gibi İslam'dan önce dahi büyük kitlelerin hac için ziyaret ettiği dünyanın en kutsal şehrinin insanlarının bir kısmı "Mekkeli müşrikler" diye anılabilmişse günümüzün 150 yıldır yozlaşan Türkiye'sinde "Türkiyeli münafıklık"ların olmadığını kim savunabilir?

"Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir surenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.”
Tevbe Suresi, 64

Bu kimsenin "selamün aleyküm"le başlayan telefon konuşmasına şahit olanlar, kendisine "bu ne perhiz ne lahana turşusu" dediklerinde getirdiği "başka türlü konuşsam bizim orada iş vermezler" açıklamasından daha büyük bir münafıklık alameti olabilir mi?

Acaba sözüm ona "düzenini korumaya çalıştığı" mahallesinin halkı onun bu "ultra erdemli" hayata bakışından haberdar olsalardı tüm bunlara rağmen hala kendisine "Bey" diye hitap ederler miydi?

7 Kasım 2010

Başımızdan Geçen Çok İlginç Bir Olay

Bizim evde benim kullandığım ve bu yazıyı yazdığım masaüstü bilgisayarın haricinde bir de babama ait eski dizüstü bilgisayar var. Sadece 256MB RAM'i olan bu eski makinada tüm update'leri yapılmış bir Windows XP SP3 yüklü idi. Tek kullanım amacı babamın yazdığı bulmaca sözlüğü Excel tablosu ve bankalara erişim olan bu bilgisayarın başına çok ilginç bir iş geldi!

En son geçen Pazar günü açmıştık ve bilgisayarda bir benim ne olur ne olmaz diye kurduğum "Görkem" hesabı vardı şifre korumalı bir de babamın hesabı ki o şifresizdi. Çünkü babam "ne olacak evde duran alet" deyip her açılışta şifre girmeye üşeniyordu. Salı günü tüm gün evde yoktuk. Daha sonra Çarşamba akşamı babam beni çağırdı ve açılış ekranındaki "Abdullah" hesabının kaybolduğunu söyledi. Hemen koştum ve gerçekten de hesap silinmişti! Babamın yanlışlıkla silmesine imkan ihtimal yok zira denetim masasından bu işin nasıl yapılacağını dahi bilmez! 18 yıldır Windows kullanıyorum ve Microsoft'un bu kadar ciddi bir hata yaptığına da hiç şahit olmadım!

Size komplo teorisi gibi gelebilir ama kanımca evimize birileri girdi ve bilgisayarımıza "keylogger" yani bastığınız her tuşu "bir yerlere" e-posta ile gönderen program yerleştirmeye çalıştılar. Benim bilgisayarımın şifresini kıramayınca da soluğu emektar dizüstünün başında aldılar ve işlem yapmaya çalışırken de yanlışlıkla babamın korumasız hesabını sildiler!

Dün gece biraz vakit ayırdım ve "Recuva" isimli Geri Dönüşüm Kutusundan dahi silinmiş dosyaları kurtarabilen program ile 30 dk.lık bir "deep scan" (derin tarama) çalışması sonucunda sözlük.xls'i kurtarmayı başardım. En son yedek alındıktan sonra üzerine birkaç yüz madde daha eklemişti babam ve bütün emeği kurtarmayı başardık. Sözkonusu programı bedava olarak sunanlara şükran borçluyuz.

4 Kasım 2010

Medyanın İnternete Gerçek Bakışı

Biliyorsunuz İnternet 21. yüzyılın medyası. Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde hanelerin %62'sinde İnternet bağlantısı mevcut. Dünyada Finlandiya ve Güney Kore gibi ülkelerde bu oran %90'ın üzerinde seyretmekte. İnternette herkes "medya patronu sansürü" ve "rating kaygısı" olmadan özgürce fikirleri dile getirebilmekte.

Dün akşam (04.11.2010) ATV'de yayınlanan Çocuklar Duymasın 2010 14. bölüm'de geçen bir diyalog dikkatimi çekti ve sizlerle buradan paylaşmak istedim. Önce izleyelim:

Ben üniversitede sadece bir dönem iletişim dersi almış olmama rağmen şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki bu masum bir dizinin arasına sıkıştırılmış bir 13 saniyelik bilinçaltına mesajdır. Sebebi de sıradan bir vatandaşın özellikle eğer ciddi bir konu hakkında konuşacaksa TV'ye çıkabilmesi için "yazılı olmayan bazı şartları" taşımasının gerekliliğidir. Bu ise tabii ki devletimizce kendilerine TV yayını yapabilmeleri için uydu lisansı verilen ve daha da önemlisi TV kanalının maliyetini karşılayabilecek kadar zengin olan bir zümrenin tekelindedir. Bugün Türkiye'nin en çok satan medya kuruluşlarının İnternet siteleri ise Alexa adlı İnternet popülerliği ölçme şirketinin istatistiklerine göre Türkiye çapında en fazla 7. site konumuna ulaşabilmektedirler. Eğer TV gücünü kaybederse o takdirde -çoğu zarar ettiği halde- medya şirketlerini bünyelerinde bulunduran holdinglerin kamu ihaleleri ve arsa imarları ile ilgili konularda kamu görevlileri üzerinde yapacakları baskı işe yaramaz hale gelecektir. Bu onların sonu, Türkiye'nin ise kurtuluşu olacaktır.

15 Ekim 2010

Bilgi, İman ve Ahlak (2)

İşte tüm bu kanıtlar eşliğinde ülkemizin ve toplumuzun iyiliği için gün tövbe etme günüdür. Bir yerden başlamak adına aşağıya içimden gelen örnek bir dua yazıyorum.

Bismillahirrahmanirrahim.

Allah'ım! Ben çalışan bir kulunum. Çalıştığım şirkette bizler insanlara güzeli ve doğruyu anlatmaya çalışıyoruz. Herkesi "adalet adına eleştiriyoruz". En azından ben işe girerken bildiğim buydu. O zaman herkes işyerime ve patronuma saygı duyuyordu, hala da duyuyor. Ancak sen Resulullah (SAV)'e indirdiğin Kur'an-ı Kerim'de,

"Onlara denildi ki: Yeryüzüne fesat saçmayın. Dediler ki: Biz ıslah edicileriz."
"Yazık, onlar fesat saçıp dururlar, ama bunu anlamıyorlar."
Bakara Suresi, 10-11

buyurmuşsun; bugün gelen bir e-posta ile öğrendim. Aynı iletide elçin Muhammed Mustafa (SAV)'in "haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır" ve “Sizden biriniz, bir kötülüğü gördüğü zaman onu eli ile düzeltsin; buna gücü yetmezse dili ile düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu son uygulama imanın en zayıfıdır” dediği de yazıyordu.

Bunları öğrendikten sonra içimi bir huzursuzluk kapladı. Bizler gerçekten iyiden doğrudan yanamıyız emin değilim. İslam'da "ameller niyetlere göre"ymiş. Verdiğimiz güzel ve faydalı mesajların insanlara şirin görünmek, onların güvenini kazanmak için olduğundan şüphe ediyorum. Acaba bunun sebebi böylelikle yaptığımız yönlendirmeler ve de kışkırtmaların insanların tepkisini çekmemesini sağlamak mı? Eğer gerçekten iyi niyetliysek neden toplumun merak duygusuna iftira ve çarpıtmalarla masum insanları kurban eden bazı işler de yapıyoruz? Diyelim ki hata yaptık, neden telafi etmiyoruz? Acaba bizler aynı Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi egoizm adına mı mücadele veriyoruz?

İşte ben tüm bu aydınlanmamın ışığında senin huzurundayım. Maalesef ülkemizde %10,6 işsizlik var. Elimle ve dilimle bir şeyleri düzeltmeye kalkarsam beni direkt kovarlar, zira örneklerini çok gördüm. Kovulursam yalnız ailecek maddi olarak güçlük yaşamayız, aynı zamanda günümüzün materyalist insanları beni değil haklı bulmak işsiz güçsüz parasız birini kaale dahi almazlar. Bu yüzden hadis-i şerifte emredildiği gibi "buğz etmeye" yani zulme ve zalimlere olan kinimi huzurunda beyan etmeye el açtım. Allah'ım! Senden yeni ve namusumla helal rızık kazanabileceğim bir iş istiyorum. Beni yanlışa zorlayanları da ıslah et. Eğer olmazlarsa tez zamanda bu dünyada da cezalandır ki daha fazla insanların kanına girmesinler, beni ve benim gibi emekçileri de günahlarına ortak etmesinler.

Sen tüm iyi niyetli kullarının, tüm müminlerin yar ve yardımcısı ol!

Amin.

14 Ekim 2010

Bilgi, İman ve Ahlak (1)

Ahlak "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır" şeklinde tanımlanabilir. Ahlakın kaynağı ilahidir. Topluma huzur ancak Allah korku/sevgisi ve ahiret inancı ile yerleşebilir. Kul hakkından korkmayan insanların yaşadığı toplumda kimse kimsenin “elinden, dilinden ve belinden” emin olamaz.

Hadis-i şeriflerde bu konuya değinilen bir kaç örnek vermek gerekirse:

"Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz."
(Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71-72).

"Müminlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır."
(Buhârî, Edeb, 39)

Ahlaklı olmak, adaletli olmayı da gerektir.

"Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”
Nisa Suresi, 135

İslam'da insanlar sınıflara ayrılmıştır: Enbiya (peygamberler), yöneticiler, alimler ve de halk. Peygamberler günah işlememişlerdir zira hata ettiklerinde hemen uyarılmış ve tövbe etmişlerdir. Ancak sanılanın aksine İslam'da yönetici ya da alim olmak başlı başına bir meziyet değildir. "Adil yönetici" ve "ilmiyle amel eden (davranan)" alim olmak gerekir.

Adil yönetici; Kur'an ve hadislerde ifade edildiği gibi, kanun karşısında bütün vatandaşların eşit muamele görmesini sağlar. Vatandaşlara farklı muamele etmez. Bu konuda cenab-ı Allah'ın Resulü Muhammed (sav)'e hitabı da şöyledir:
"Emir olunduğun gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle de: Allah'ın indirdiği Kitâb'a inandım ve aranızda adaletle hükmetmekle emir olundum."
eş-Şûra Suresi, 15

Usame (ra) Rasülullah (sav)'den şunları işittiğini söyledi:
"İsra gecesi, dudakları ateşten makaslarla kesilen topluluklara rastladım" ve "Bunlar kim ya Cebrail?" diye sordum Cebrail:
"Ümmetine söylediklerini yapmayan hatipleridir" diye cevap verdi” [1]

Ancak İslam'da iman'dan önce gelen bir konu varsa o da bilgi/ilimdir.

"Allah’a karşı ancak; kulları içinden alim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır."
Fatır Suresi, 28

DEVAM EDECEK...

[1] Terğib ve't-Terhib Tercüme Heyeti, A Muhtar Büyükçınar - Ahmet Arpa- Durak Pusmaz-Abdullah Yücel, s 178, Hikmet Yay.

10 Ekim 2010

Ekonominin Gidişatı ve Değişik Kesimlere Çağrılar

Bugün bir kere daha bir ekonomi yazısı yazıp 22 Eylül'de yazdığım yazıda değindiklerime vurgu yapmak ve yeni önerilerde bulunmak istiyorum.

2008 Ekim'inden iki yıl sonra 8 Ekim Cuma itibariyle ABD doları tekrar 1,42TL'nin altına indi. Bu ihracatçı için kötü bir haber. Euro/dolar paritesi ise 1,40'a değmek üzere ki bu da ihracatımızın %50'sinden fazlasını Avrupa'ya Euro bazında, borçlanmamızı ise ABD doları cinsinden yaptığımız için iyi bir haber.

7 Ekim'de Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in "(ekonomide) tek sorun cari açık" diye demeci yayınlandı [1]. "Bir gecede kolaycı bir çözüm yok cari açığa" demiş.

Dış ticaret açığı ülkemizin ithalatından ihracatını çıkarttığımız zaman oluşan farktır. Bundan sermaye/yatırım hareketini de çıkarttığımız zaman cari açığuı hesaplamış oluyoruz.

Bu konuda ekonomist Prof. Dr. Deniz Gökçe 7 Ekim tarihli yazısında [2] şu verileri veriyor:

"İlk altı ayda ihracat rakamı 52,5 milyar dolara, toplam ithalat ise 73,5 milyar dolara ulaşmış. Geçen yılın aynı ayına göre artış oranları ihracatta yüzde 24, ithalatta yüzde 16 seviyesinde. Sonuçta dış ticaret açığı 21 milyar dolarda, cari açık da 19,6 milyar dolarda sabit kalmış. Son on iki ay alınırsa da yıllık cari açık rakamı 32,8 milyar dolar olmuş. Yıllık cari açık rakamı geçen yılın eylül ayından beri 32-33 milyar dolar aralığında dalgalanmakta. Ancak, henüz erken olmakla birlikte, haziran ayındaki ithalat artışının yıllık cari açık rakamını yeniden yukarıya çekmeye başladığını söyleyebiliriz. Yılın ikinci yarısında faizlerdeki düşüşe paralel olarak hem tüketim artışı hem de yatırım artışı gerçekleşirse cari açık rakamı 35 milyar dolar seviyesini de aşabilir. Bu da GSMH oranı olarak yüzde 7,5-8 civarında açık demek."

Kriz çıkınca döviz kuru fırlıyor biliyorsunuz. İşte o zamanlarda -mesela geçen sene- ithalat pahalı, ihracat karlı hale geldiğinden cari açık düşüyor. Bu yıl cari açıkta kriz senesi geçen yıla göre %300 artış olmuş. Peki madem cari açık bu kadar yüksek, ithalat yapılacak döviz nereden bulunuyor? Buna "cari açığın finansmanı" gibi fiyakalı bir ad bulunmuş. İşin Türkçe'si faizle borç alıp ve şirketlerimizin hisselerini satıp karşılığında ithal mal alıyoruz. Yani büyük oranda sermayeden yiyoruz. Ekonomi büyüyor ama örneğin biz 2005-2006'da bankalarımızın hisselerini hatta yönetimlerini yabancılara veriyorken 2008-2009'da "çok sağlam" bankacılık sektörümüz Avrupa'dan/ABD'den hiç banka alamadı. Ayrıca yabancı yatırımcının büyük kısmı da hisseleri borsadan alıyor ki krizi hissetiğinde mümkün olduğunca çabuk ve kolay bir şekilde satabilsin. Krizden hemen önce yerli yatırımcı bir önceki krizden sonra yabancının ettiği karı görüp borsaya koşuyor. Bir sonraki kriz gelince hisseler elinde patlıyor. Sonra düşünce yerli satıyor, yabancı alıyor. Boşuna değil ünlü fon yöneticisi Mark Mobius 30 Eylül'de “Borsaların düşmesini değil çökmesini istiyoruz. Böylece daha ucuzdan hisse alabiliriz” [3] diyor.

Şimdi durum bu iken ben Maliye Bakanı'na katılıyorum: Tek sorun cari açık. Ancak kendisinin söylemediği, sadece uzmanların zaman zaman söylediği bir şey var: Bu sorunu düzeltmek için yabancı sermayeye vergi getirmek (bkz. 22 Eylül'deki yazımda dünyanın en iyi Türk ekonomisti Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın önerisi) lazım ki bu da geçici bir süre enflasyon ve faiz artışı gibi sorunlar oluşturacak. Bu sürecin sonucunda üreten ve ihracatı yüksek bir ülke olacağız ancak mutlu sona erebilmek için sosyal sıkıntıları ve riskli politik sonuçları göze almak gerekecek.

Benim önerilerime gelecek olursak:

  • Seçim periyodunun 4 yıla düşürülmesi hiç iyi olmamıştır. 6 yıla çıkarsalardı dahi daha faydalı olurdu. Bu şekilde hükümetler kısa vade dışında risk alamıyorlar.
  • Türkiye'de bunları söyleyenler tersleniyor. Özellikle ekonomi %10 büyürken uzun vadeli düşünüp uyarıda bulunanlar "çatlak ses" olarak ya da "kriz borazancılığı" ile suçlanabiliyor. Bundan vazgeçilmeli.
  • TÜSİAD Başkanı'na bir öneri: Dünyada pek çok ekonomi simülatörü yazılımlar var. Bunlar 40-50.000 dolar gibi sizin üyelerinizin kriz çıktığında kaybettiğinin 1 milyonda birinden az fiyatlara satılıyorlar. Eğer bilimsel bir tahmin olursa, mesela 2012'nin Nisan'ıyla Ağustos'u arasında kriz çıkma, çökme olasılığı %77 derseniz, o zaman sözünüz daha çok dinlenir.
  • Sn. Başbakan'a da seslenmek istiyorum: Çevrenizde ekonomi siyasetinizi övenleri duyduğunuzdan daha çok eleştirenleri de dinleyin. Eğer yarın 2001'deki gibi büyük ve sadece Türkiye'ye özgü bir kriz daha çıkarsa o zaman siz veya daha sonraki başbakan Davos'a "had bildirme"ye değil İsrail'den borç istemeye gitmek zorunda kalabilir.

9 Ekim 2010

İslam'da Kadının Çalışması -- Farklı Bir Bakış Açısı

Geçen gün (7 Ekim 2010) TV kanallarını gezerken Mehtap TV'de akşamüstü 4-5 sene önce kaydedilmiş bir yayına denk geldim. Konu "İslam'da Kadının Çalışması caiz midir?" idi.

Programın sunucusu önce bazı işlerin sadece kadınlar tarafından yapılabileceğini söyledi. Daha sonra çalışmak haramdır demek bugünün şartlarında mümkün değildir dedi. Bir kaç dakikalık bu girişin ardından ise kadının asli görevinin eve ve çocuklarına bakmak olduğunu 3-4 kat daha fazla zaman ayırdığı bir sürede vurguladı.

Kur'an-ı Kerim'de kadınlar çalışamaz diye bir hüküm yok. Bunu sayın sunucu da söyledi. Hz. Peygamber (sav)'in Hz. Fatma(ra)'ya "sen Hasan ve Hüseyinle ve evinle ilgilen" dediği yönünde kuvvetli ölçüde sahih (sağlam) bir hadis mevcut, bu da doğru. Ancak Hz. Fatma'nın babası İlk İslam Devletinin Başkanı aleyhisalatu ve sellem ve eşi Genelkurmay Başkanı Hz. Ali (ra) idi. Dolayısıyla gelen misafirlere hizmet etmekten yorulup babasından hizmetçi olarak köle istediği yönünde de hadis mevcut. Allah Elçisi (sav) bu isteği reddediyor; etmese belki İslam'ın getirdiği köle azad etme ve özgürleştirme adeti zarar görecek. Yani Hz. Fatma(ra)'nın, Hz. Ayşe(ra)'nin başlarını kaşıyacak vakitleri yoktu! Onlar sıradan ev hanımları değiller zira. Ayrıca Hz. Hatice(ra)'nin uzun süre Hz. Muhammed aleyhisselam'ın işverenliğini/patronluğunu yaptığından ve sahabeden çeşitli hanımların Hz. Peygamber'e ticaretle ilgili sorular sorduklarının çok sayıda hadislerde kayıtlı olduğundan da yayında hiç bahsedilmedi.

Bugün Batı'da ve ülkemizde de üst düzey devlet yöneticilerinin eşlerinin çalışmadığını görüyoruz. Örneğin ABD Başkanı eşi Michelle Obama eskiden eşiyle birlikte avukatlık yaptıkları sırada ondan daha da çok yıllık gelir elde ettiği halde bugün "başhanımefendi" ("first lady"yi çeviriyorum) olarak hizmet veriyor. Aynı şekilde ben Türkiye'de de hiçbir Genelkurmay Başkanı'nın eşinin çalıştığını duymadım. Örneğin geçtiğimiz günlerde Sn. Cumhurbaşkanımızın eşi Hayrünnüssa Hanım Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi'nde bir konuşma yaptı. Bu bence en az bir hafta on günlük bir hazırlık gerektirir. Şimdi diyelim ki bir özel şirkette çalışıyor olsalardı devlet hizmeti için özel girişimci patronundan izin mi alacaktı? Kamuda çalışsalardı bu sefer de "hanedan kurdular!" diye manşetler atılmayacak mıydı? Geriye bir tek kendilerinin girişimci olması kalıyor ki bu da haksız rekabet doğuracaktı. Örneğin hangi bakanlık yetkilisi bir başbakanın hanımının şirketine ihale vermemezlik yapabilir? Kanımca Allah Resulu (sav)'ın kastettiği budur.

Bir de yayında geçen "kadınlar işgücü piyasasına girerlerse o zaman işçi ücretleri düşer" sözüne de cevap vermek istiyorum. Bu ancak bir nebze kısa vade için geçerli olabilir. Uzun vadede onlardan bazıları da aynı Hz. Hatice(ra) gibi işkadını olabilirler ve de istihdam yaratabilirler. Bunun dünyada ve ülkemizde çok sayıda örneği mevcut. Örneğin Türkiye'nin 3. en fazla ciro yapan holdingini bir kadın, Sn. Güler Sabancı yönetiyor. Ayrıca işkadını olamayanlar da ödedikleri vergilerle de yeni yatırımlar yapılmasına olanak sağlayacaklardır.

Gelelim çocukların bakımına. Eğer bir kadın çocuklarını ihmal etmeye eğilimli ise bütün gün evlilik programıydı, diziydi derken evde otururken de bunu yapabilir. Aynı şekilde çalışan bir kadın da -işyerlerinde kreş gibi imkanları devletin sağladığını varsayarsak- çocuklarına iyi bir bakım verebilir. Pedagogların da önerisi, esas olan sürekli çocuğun annenin dizinin dibinde oturması değil, günde yarım saat de olsa beraber "kaliteli vakit" geçirmeleri, dertleşmeleri, birbirlerine empati duymaları yönündedir.

Son olarak şunu belirtmek isterim: Bugün Türkiye'de 20 milyona yakın öğrenci mevcut. Bu öğrencilerin haliyle yarıya yakını kızlardan oluşmakta. Bu kadar insan eğitilirken amacın onları "kültürlü ev hanımı" yapmak olduğunun ifade edildiğini hiç duymadım. Eğer gerçek buysa söylensin ki bir iş bulabilmek için yüksek not almaya çalışanlar hiç yorulmasınlar, üniversite notlarıyla D, lise notlarıyla 2/5 alsınlar sınıflarını geçsinler, yeter!

8 Ekim 2010

Neden Münafık Kafirden Tehlikelidir?

Peygamberimiz; “Münafık, kâfirden yetmiş kat daha tehlikelidir” buyurarak, iman etmiş müminleri inkârcı ebedi düşmanlarından ziyade riyakârlara karşı uyararak, herhangi bir ihanetle karşılaşıp yıkıcı darbe almamaları konusunda dikkatli olmayı özellikle vurgulamıştır. Her ilişkide olduğu gibi aleni düşmana karşı tedbirli, dost ya da senden görünenlere teslimiyetçi duygular çöküntü ve yenilginin yegâne sebebidir. Özde değil sözdeki görüntü en sinsi tehlikedir…

Dinlerdeki rehberler, siyasetteki önderler, öğrenimdeki eğiticiler, ticaretteki ortaklar ve ailedeki üyelerin sakınılan düşmandan daha korkunç tahribatlara yol açarak gerek din ve namusu, gerek umutları, gerek malı, gerekse canı iliklere kadar sömürerek sıkıntılar, acılar ya da cinayetlerle sonuçlanması, yaratık olan insanın ne kadar nankör ve hain olduğunu kanıtlamaktadır.

Seküler düzenin maddeyi odaklattıran düşüncesi vicdanları katranlandırmış, merhamet ve adalet ışığıyla yaratılmış insanların kalplerine çöküp egoistleştirmek suretiyle zalimleştirmiştir. Müslüman olanlar din-dışı düşüncelerin etkisinde kalarak münafıklaşmış, güce kavuşabilmek için sözde inandıkları Allah’ın ayetlerini ve mutlak iktidarını nefislerine peşkeş çekmişlerdir. Her şart ve koşulda Müslümanlık gibi yüce bir şerefle onur duyup karşıtları aleyhine haklı bir müdafaaya girişeceklerine, meşru sayılabilmek için vahyi kemirerek onlara benzemiş, hatta daha da beteri olmuşlardır. Sonuçta masonik bir İslam anlayışı doğmuştur…

“Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” Al’i İmran. 77
(Sn. Mehmet Ali Şadoğlu'nın son yazısından alıntı)

4 Ekim 2010

Türkiye'de Üniversite Sorunsalı ve Çözüm Önerim

Aşağıdaki yazımın sonunda bana gelen "devlet hocalara maaş verecek mi?" sorununa verdiğim yanıtı okuyabilirsiniz.

Devletimiz 2023 cumhuriyetimizin 100. yılı için 500 milyar dolar ihracat hedefi koymuş durumda. Bunun 160 milyar doları (%30'undan fazlası!) bilişim ürünleri ihracatından sağlanacakmış (http://www.bthaber.com.tr/?p=3717&sayi=SAYI:768). Bu çok iddialı bir hedef. Özellikle yazılım satışlarının önemli bir artış sağlaması gerekiyor ki bu hedef başarılabilsin.

Bu noktada üniversiteler ve hatta liselerde reform yapılmalı ki 5-10 sene sonra mezun olacak mühendisler gereksinimleri karşılayabilsin. Geçtiğimiz yıllarda ülkemizde pek çok üniversite açıldı. Üniversite açılacak yer tespit edilirken "buralar fakir, şehir esnafı kalkınsın" diyerek her ile en az bir tane "inşa edildi". Binaları tahmin ederim artık kaliteli yapıyorlardır zira inşaat mühendisliğinde, müteahhitlik hizmetleri ihracatında dünya 2.siymişiz (birinci Çin'miş). Ne var ki bir üniversite sadece binadan hatta öğrenciden ibaret değildir.

Dünyada üniversiteler araştırma-geliştirme yapmak için kurulur. Örneğin ABD'de 3.500'ten fazla üniversite var. Bunların bir kısmının bizdeki en iyi üniversitelerden daha kötü öğrenci yetiştirdiği söyleniyor. Ancak bu daha çok aldıkları öğrencileri düşük yüzdelik dilimlerden almalarından dolayı olsa gerek. ABD'de en iyi üniversiteler olarak kabul edilen Harvard, MIT, Yale aynı zamanda en eskilerinden. İlk kurulduklarında sadece onlar varken en iyi öğrenciler mecburen oralara gitmiş. Sonra onlar iyi yetişmişler ve okullarına sahip çıkmışlar, yararına çalışmışlar. Böyle bir gelenek oluşmuş. Ancak burada bir noktaya dikkat çekmek gerek: Bahsi geçen üniversitelerin hepsi özel yani "vakıf üniversiteleri". Ayaklarında kadro sıkıntısı, katı bütçe disiplini gibi prangalar yok.

Bizde ise üniversiteleri devlet kurmuş. Zamanında en iyi okullar olarak İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi vs. bir ivme yakalamışlar. Belki Türkiye'de bilim ve teknoloji pek üretilememiş ancak yurtdışına giden mezunlardan bir kısmı önemli başarılara imza atmışlar. Örneğin ben geçen gün New York'ta merkezi bulunan bir yazılım şirketinin Türk CEO'su ile tanışma fırsatı buldum. Yaşı 30 civarı ama 400'ü mühendis 700 kişilik şirketi yönetiyor! Zaten her ülkede belli bir yüzdelik dilim öğrenci "cevher"dir. Siz işleyemezseniz başkaları alır işler. Madenlerde de öyle olmuyor mu? Örneğin 19.yy'da Osmanlı madenleri işletemediği için Almanlara "gelin işletin" demedi mi?

Neyse lafı fazla uzatmaya gerek yok. Biliyorsunuz kimileri "özerk üniversite" istiyor. Ancak bundan tam olarak ne anlaşılması gerektiği meçhul. Sanıyorum sloganın ötesinde kendi aralarında da bir fikir birliği yok. Örneğin şu anda öğrenci başına devlet üniversitelere bir ödeme yapıyor. Ayrıca öğrencilerden harç toplanıyor. Harç alınmasın diyorlar. Hatta her Allah'ın senesi öğrenci affı çıksın diyenler bile oluyor! Ama bunları söyleyenler devletin hangi bakanlığından yapılacak bütçe kısıntısı ile bunların finanse edileceğini söylemiyorlar.

Burada bir tavuk-yumurta problemi var. Ekonomi ihracat yapamıyor, yurtdışından gelen faizli sıcak para ile dönüyor çünkü katma değeri yüksek teknoloji ürünleri üretilemiyor. Üretilemiyor çünkü üniversiteler dünya bilimini teknolojisini öğrenmiş -"takip eden" demiyorum, çünkü takip genelde hep geriden olur!- mühendisler yetiştiremiyorlar. Üniversitelere sorsanız bunun sebebi kaynak yetersizliği. Bu döngü bu şekilde onyıllardır devam ediyor.

Benim önerim: Üniversiteler asla kar amacı gütmemeli ama sonuç odaklı başarıyı hedeflemeli. Bugün Bilkent Üniversitesi sadece 26 yıllık geçmişi olmasına rağmen nano-teknoloji alanında Türkiye'de bir numara ise bundan çıkarılacak bir ders olmalı. Devlet üniversite "inşa etmeyi" bırakmalı. Belirli bir öncelik sırası ile kamu üniversiteleri hocaların ve de öğrencilerin de kurucu üye olacakları vakıflara 1TL'ye devredilmeli. Bugün belki Ankara'da örneğin ODTÜ'de bunu yapmaya kalksanız sorun çıkar ancak Anadolu'da örneğin Kayseri, Denizli gibi sanayisi olan ancak üniversitesinin varlık gösteremediği illerde bu daha kolayca yapılabilir. Zira zaten kaybedecek bir şeyleri yok. Bir süre sonra bu üniversiteler diğerlerini geçince eskiden değişime ve gelişime direnenler de ikna edilebilirler. Devlet gene öğrencilere burs verir tabii ama verimli ve yenilikçi bir sistem de olur böylece.

Şimdi ben bunu söylediğimde çevremde bana hemen Eski Başbakan Tansu Hanım'ın Kardemir'i özelleştirmesinden bahsedenler oluyor. O da 1TL'ye vermişti şirketi ama maalesef Kardemir'de kavga gürültü bir türlü eksik olmuyor. Dileyen şirketin İMKB'ye gönderdiği bültenleri okuyabilir. Ancak orada bir fark var. Kar amacı güden işletmelerde her ses elbette dinlenebilir ama birinin baş olması son sözü bütün riski alarak söylemesi lazım. Bu kişiye "genel müdür"ün ötesinde "CEO" denmesinin sebebi bu. Eğer Kardemir'in %60'ını işletme tecrübesi olan bir büyük kuruluşa satsalardı ve kalan yozde 40'ı işçilere verselerdi eminim şimdi durum çok daha farklı olurdu...

Not: Bana gelen "devlet hocalara maaş verecek mi?" sorusuna yanıtım: Bence vermesinin gerekmemesi lazım. Vakıf üniversiteleri kurulurken devlet sadece araziyi bedava verdi. Bir de ÖSYM bursu karşılığı öğrenci başına ödeme yapıyor. Onlar da binaları vs. kendileri yaptılar.

Oysa ki bu bahsettiğimiz sistemde binalar hazır. Ayrıca özel üniversitelerin ilk kurulduğu zamankine göre çok daha donanımlı AR-GE kadroları da hazır. Hem artık öğretim görevlilerinin hep istediği "özerklik", proje seçimi özgürlüğü de olacak ve tabii araştırma görevlisi kadrosu sıkıntısı da olmayacak.

Artık bu kadar imkandan sonra hala "devlet memurluğu" isteyenler olursa onlara başka devlet kurumlarında görev verilebilir. Ama ben şahsen bunun %10'u geçeceğini sanmıyorum ki onlar da herhalde belli bir yaşın üzerinde "emekliliğe gün sayan" hocalardır, başka kuruma geçmek istemeyenleri emekli edilebilirler.

1 Ekim 2010

Turizm Nasıl Daha da Gelişir?

Bir yazı geride bıraktık. Ülkemize artık senede 20 milyon turist gelir oldu. 10 sene önce bu rakam 10 milyonmuş, %100 artış eder, tebrikler Türkiye..! Ne var ki turizm bölgelerinin iki sorunu var:

1. Bu yörelerde kışın nüfus çok az olduğundan belediyelerin diğer illere göre aldıkları pay düşük oluyor. Bundan dolayı da altyapıya yazın ki milyonluk nüfusu kaldıracak yatırım yapılamıyor.
Önerim: Nüfus sayımı formlarına bir de "Düzenli olarak kaldığınız bir yazlığınız var mı? Varsa adresi? Her yıl ortalama ne süre ile burada konaklamaktasınız?" soruları eklensin. Bu soruların cevaplarına göre Ankara, İstanbul, İzmir gibi yerlerdeki yazın tatile giden vatandaşların ödediği vergilerin bir kısmı buralara aktarılsın. Yazlıkçıların haricindeki yabancı tursitler -ve otele giden yerliler- zaten otel ücretinin içinde vergilerini veriyorlar.

2. Esnaf yabancı turist otelden çıkmıyor, para harcamıyor diyor. Haklılar. Hem esnaf hem de daha çok turistler! Bizde turist Türkçe bilmiyor, TL'den kafası karışıyor diye az kazıklanmıyor. Pazarlıklarda kazıklandığını ülkesine döndüğünde farkeden turistler çok kötü propaganda yapıyorlar. Eşlerine dostlarına "gidin zira otel ucuz ama alışveriş yapmayın" diyorlar. Acaba kimin suçu bu?!
Önerim: Bence devletin bir kampanya başlatıp isteyen tüm dükkanlara "Honest Shop" (dürüst dükkan) isimli afiş/çıkartma asma izni vermesi lazım. Bu çıkartmayı asanlar 30 gün içinde satılan malı geri almayı kabul etmiş olacaklar. Turist ülkesinden malı kargoyla yollayacak, onlar da cirolarının -dünya ortalaması- yaklaşık %4'ünü iadelere harcayacaklar. Eğer yanlışa düşer ve de şikayet sonucu suçlu bulunurlarsa cezaları iki katı olacak. Havaalanlarında, otellerde de devletin bu "honest shop" logosunu iyice tanıtması gerekir tabii. Ha diğer dükkanlar "dürüst" değil mi? Belki bazıları öyleler, ama bazıları da değiller. Ama şunu bilirim ve de söylerim ki havuç-sopa olmadan bu işler düzelmez!

28 Eylül 2010

Ne Olacak Bu Türkçe'nin Hali?

Türkiye'de bazı klişe laflar vardır. Bir tanesi "ne olacak Fenerbahçe'nin hali"dir mesela. Bir de benim son zamanlarda dikkatimi çeken Türkçe'nin giderek zayıflaması konusu var. Size kısaca bir kaç örnekle neden bilgisayarcıların, doktorların bu kadar çok yabancı kelime kullandıklarını açıklama istiyorum.

Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bilgisayar kullanmayı biliyorsunuz. Eğer bilgisayar kullanma alışkanlığını 1990'larda veya daha önce kazanmışsanız "save etmek" deyimini bilirsiniz. Neyse ki şimdilerde "kaydetmek" de kullanılıyor artık. Ama ben size birkaç örnek vermek istiyorum mevcut Türkçe'nin yetersiz kaldığı. Mesela hepimizin bildiği bir kelime: "hata". Hatanın İngilizce kaç karşılığı var dersiniz? Benim her gün kullandığım ve şu anda aklıma gelen tam ÜÇ tane! Sayalım:

1. "Error": Örneğin yanlış bir işlem yaparsanız yazılımı geliştiren programcının amacı doğrultusunda uyarı mahiyetinde ekrana bir mesaj çıkarsa bu bir "hata"dır.
2. "Bug": Programcının ya da ona analiz/tasarım dökümanı hazırlayanların yaptığı, genelde raporlanırsa bir sonraki sürümde düzeltilen "hata"lardır.
3. "Issue": Bu kullanıcının programla ilgili yaşadığı her türlü sorundur. Yapılandırmada da (konfigürasyon) olabilir, örneğin eski bir işletim sistemine yeni bir programı kurmaya çalışmaktan da olabilir ya da direkt "bug" da olabilir.

Şimdi 1. madde basit, o gerçekten "hata". Ancak 2. ile 3.'ün karıştırıldığı zamanlar olur. Mesela yazılımcılar "bug" avlar. Destek teknisyenleri kullanıcıların "issue"larını çözer, eğer "bug" olduğuna karar verirlerse geliştiricilere/programcılara bildirirler.

Şimdi denebilir ki "Bug" yerine "programlama hatası" denebiliyor--doğru ama çok uzun! O yüzden kimse kullanmıyor. Önerim "programlama hata"sı yerine "pata" desinler. "Issue" için de "sorun".

Gelelim bugünkü ikinci örneğimize. Eğer ağ yazılımları ile ilgilendiyseniz -örneğin Airties'ın teknik desteğini aradıysanız- şöyle cümleler geçtiğini duyarsınız:

"Router'dan port'u forward edin ki sitenize yapılan redirection doğru çalışsın"

Şimdi bunu Türkçe'ye tam olarak çevirmeye kalksak şöyle bir şey olacak:

"Yönlendiriciden kapıyı yönlendirin ki yönlendirme çalışsın"

Hanginiz ne anlardınız bu ifadeden doğrusu merak ediyorum?!

Bir kere "router"a yönlendirici yerine "rotalayıcı" kelimesini oturtsalardı, daha doğru olurdu. Ben bir kaç yıl önce yazdığım proxy sunucuya hem "routing" hem de "redirection" özelliği eklediğimde ana dili İngilizce olan bazı yabancı müşteriler dahi sormuştu farkını, anlaşılan Türk Dil Kurumu da bu ikisinin aynı cümlede farklı anlamda kullanılabileceğini düşünmemiş!

Yani bu kelimeleri türetirken yalnızca kulağa hoş gelen Türkçe karşılık bulmak yerine İngilizce'de "ambigous" denilen birden çok anlama gelen kelime olmamasına da dikkat etmek gerek ki kavram kargaşası olmasın. Bir de üretilen kelimenin illa anlamlı bir Türkçe kökten gelmesi de gerekmez. Nasılda eğer onlar kısaltma yapmazsa İngilizcesi kullanılacak..!

Neyse beni "fazla uzun yazma, yoksa kimse okumaz" diye uyarıyorlar, sanırım demek istediğimi anlatabilmişimdir.

25 Eylül 2010

Teknolojik Gelişimin Suça Etkisi

Günümüzde suç oranlarında düşüş olduğuna dair haberler çıkıyor. Geçenlerde Türkiye genelinde %30-35'lik bir azalıştan söz ediliyordu.

Bir başka haberde aynen şunları yazmışlar:

"Polis kameraları İngiltere'de 1986 yılından itibaren hizmet veriyor. Bugün İngiltere'de dünyadaki herhangi bir ülkeden daha fazla (yaklaşık yarım milyon) güvenlik kamerası bulunuyor.."

İngiltere'deki yarım milyon kamera tüm dünyadaki kameraların %20'siymiş!

"Gerçekte, bu kameraların suçları nasıl durdurduğunu merak ediyorsanız, bu sorduğunuz kişiye göre değişiyor. Emniyet amirliği yetkilileri genellikle şiddetli suçlarda önemli düşüşler olduğunu belirterek bu sistemleri destekliyor. Diğer yandan, Amerikan ve İngiliz hükümetleri tarafından yapılan kapsamlı çalışmalar ise tam tersini gösteriyor."

Demek ki teknolojinin yararlı ürünü kameralar sokak suçlarını tam olarak önleyemiyor. Bir de eskiden hiç olmayan ama teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan suçlar var: Siber suçlar. Yani bilgisayar virusleri, "zombi" bilgisayarları kullanan saldırı ağları, siyah şapkalı (kötü niyetli) hacker'lar... Bugün sizlere geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili BBC'de yayınlanan çok ilginç bir haberden bahsetmek istiyorum. (Haberin tamamını İngilizce olarak BBC'nin sitesinden okuyabilirsiniz.)

Sadece İran'daki -özellikle de belli endüstriyel cihazların bağlı olduğu- bilgisayarlara saldıran bir virüs tespit edilmiş! Tam 6 değişik şekilde yayılabiliyormuş. Bu tip bilgisayarlar genelde güvenlik açısından İnternet'e bağlı olmadıklarından USB bellekler aracılığı ile yayılması da sağlanmış.

Haberde, "Bu çok büyük bir proje, çok iyi planlanmış ve çok iyi fonlanmış" diye bir uzman görüşü verilmiş! "Devlet yapımı" yorumu yapılmış. 2009 yılında ABD Hükümeti bilgisayarlarında da -aynı Hollywood yapımı Zor Ölüm 4'te olduğu gibi- ülkenin elektrik şebekesini göçertebilecek bir zararlı program tespit edilmiş!

Umarım bizim elektrik/doğalgaz ve de diğer tüm kritik şebekelerimizin güvenliği için birileri kafa yoruyordur.

Bu haberden öğrendiğimiz son şey ise bir Siemens yetkilisinin söylediği "güvenlik standartları açısından santrallerde kritik işlerde Microsoft yazılımlarının kullanılamıyor" olması.

24 Eylül 2010

Üç Büyük Alimden Üç Özlü Söz

Bugün size üzerinde tefekkür edilebilecek (derin düşünülebilecek) üç özlü söz sunuyorum:

"Doğru olursan ok gibi yabana atarlar seni, eğri olursan yay gibi ellerde tutarlar seni."
Hazreti Mevlana

"Bir kimsenin ilmi, kendisini Allah Teâlâ’nın yasaklarından men etmiyorsa, o kimse büyük tehlikededir."
İmam-i Azam (ra)

"Bedeninle dünyada, kalbinle ahirette ol."
Hazreti Ali (ra)

23 Eylül 2010

Yolsuzluk Ekonomisinin Mantığı

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde iç sayfalarda bir haber vardı. Cihan Haber Ajansı kaynaklı olarak yayınlanan haberin başlığı aynen şöyleydi: "Çinlilerin yüzde 73'ü sahtekârlık yapmış"!

Peki nedeni neymiş:

"Anket sonuçlarına göre insanların; başkalarının gelirlerini yargılaması, kârın sahtekârlıkla geldiğine inanması ve sahtekârlığın tespit edilmesi halinde hafif cezalarla kurtulabilmesi bu yola tevessül etmelerine neden oluyor.

Çin'in Şanghay şehrinde bulunan Fudan Üniversitesi'nden sosyolog Yu Hai, açık ve değişen dünyada sahtekârlığın risk ve cezasının alışılagelmiş sertlikte olmadığı; inanç zayıflığı ve erdem yoksunluğunun da bu durumu ortaya çıkardığını söyledi."

İnsanların "başkalarının gelirlerini yadırgaması"nın Türkçesi "haset"tir. Bu konuya 16 Eylül'de değinmiştim. O zaman bu araştırma da henüz yayınlanmamıştı.

Peki geçmişte çalışan, üreten, kazandığına razı olan toplumlar nasıl bu hale geliyor?

Çevrenizde şahit olmuşsunuzdur, bazen bazı insanlar mesela TV veya radyoda yolsuzluk haberi duyurulduğunda "helal olsun, amma da götürmüş adam!" derler. Bu şekilde "köşeyi -ne şekilde olursa olsun- dönene" öykünürler. Bir süre sonra bu tip şeyler yadırganmaz hale gelir. Bakın Allah (c.c.) Elçisi (sav) hadis-i şerifler'de ne diyor:

"Günah işleyenin kalbinde siyah bir nokta hasıl olur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbini kaplar, kalp kapkara olur."
[Harâiti]

"Günaha devam edenin zamanla kalbi mühürlenir, o artık sevap işleyemez olur."
[Bezzar]

Bizde bu konuda bilimsel bir araştırma olmadığı için sadece gözlemlere dayanarak konuşulabilir. Ama bakın araştırmacılar Çin'de ne tespit etmiş:

"Çin'deki resmi görevlilerin yıllık gizli kazancının 800 milyar dolar olduğu..."

Yani Çin'de epey bir "kalp kirliliği" hasıl olmuş.

Bir insanı ve de toplumu "suça/haksızlığa duyarsız" kılmanın en başarılı yolu onu "suçluluk psikolojisi" ile donatmaktır. Şimdi "helal olsun" demeye alışmış vatandaşımız belki kendi fırsatını bulsa karınca kararınca elinden gelen "dümeni" çevirecek, doğru. Ama aynı zamanda kendisinden milyonlarca kat fazla "çalan" (örneğin 2001 krizindeki çalınan 70 milyar ABD dolarını hatırlayın; üstelik o zaman milli gelir 200 milyar dolar dahi yoktu!) dolandırıcılara karşı "söyleyecek sözü" olmayacak.

İnsanlık tarihi boyunca insanların düzenlerini bozdukları zamanlar olmuştur. Unutulmamalıdır ki "tövbe eden günah işlememiş gibidir". Ayrıca kimse "bu devirde böyle" de diyemez:

"Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın..."
Nisa Suresi, 84

Unutmayın, Kuran'daki tüm "sen"ler, "Ey Muhammed!"ler aslında bütün müslümanlara hitaptır!

22 Eylül 2010

Dünyanın En iyi 131. Ekonomisti Türk'ten Uyarılar - Benim Özet ve Yorumum

Bugün sizlere 17 Eylül'de Bigpara sitesinde yayınlanan dünyanın en iyi 131. Ekonomisti Erinç Yeldan ile yapılmış bir röportajdan bahsetmek istiyorum. Aynı şeyleri Türkiye'de pek çok kişi söylüyor ancak malum Türkiye'de titriniz yoksa kaale alınmazsınız. Ne var ki ben yazılarımın altına "Y. Bilgisayar Mühendisi" yazmıyorum çünkü hem çoğunun yazılımla/bilgisayarla bir ilgisi yok, hem de bence bir lise mezununun da aklına çok güzel fikirler gelebilir. Bunun yurtdışında çok örneği var (mesela Bill Gates, Mark Zuckerberg, Michael Dell, Larry Ellison ve daha niceleri). Türkiye'de de bir merhum Bülent Ecevit örneği var.

Neyse konumuza dönecek olursak, röportajda benim dikkatimi çeken ifadeleri alıntı yapmak ve sizlerle paylaşmak istedim.

Diyor ki:
"Türkiye’de aşırı bir ithalata bağımlılık, döviz kurunda aşırı bir ucuzlama, dolayısıyla dikey ve yatay yan sanayilerin tahribatına ve yapısal olarak kalıcı bir işsizliğe yol açan bir birikim rejimi..."

Bir ek yapmak gerekirse: Eskiden enflasyon çok yüksekti. Bundan dolayı reel faiz ve de kredi faizleri de yüksekti. Türk ekonomisinde iş yapmak isteyen girişimciler bazı işleri yapamıyorlardı çünkü bankaya ödeyecekleri kredi faizi kadar getirisi olmayan pek çok iş vardı, kurtarmıyordu. Şimdi enflasyon düştü ancak bu sefer de ihracatçı kur yüzünden iş yapamıyor ve de ihracatın ithalatı karşılama oranı sürekli düşüyor. Sonuçta işsizlik sorunu gene çözülmüyor!

"Merkez Bankası para politikaları açısından sadece fiyat istikrarı, enflasyon hedeflemesi politikaları, ... finansal fiyatlarda gerçekdışı spekülatif bir şişkinlik veya bir çöküntü var ise makro ekonominin tümü bakımından yeterli olmuyor..."

Bunun sonucunda ne oluyor:

"Türkiye 1999 durgunluğunu, 2001 krizini hep cari işlemler açığının kontrolden çıkmış biçimde patlaması ve bunun finanse etme biçimlerinin sağlıksız olmasından yaşandı. Rejimler farklı, uygulanan politikalar farklı gibi görünüyor, fakat bunun altında yatan temel nokta Türkiye’nin sağlıksız, dış borçlanmaya dayalı, spekülatif nitelikte kalıcı olmayan bir şekilde bir Lale Devri yaşamaya özenmesi neticesinde yaşanıyor."

Ee peki ne yapmak lazım? Özetlemeye devam edelim:

"Örneğin geçen sene Brezilya’nın sermaye hareketlerine koyduğu bir vergi var; sermaye hareketlerindeki ucuzlamayı engellemek için…Türkiye’ye artık ulusal tasarruflar üzerinden gerçek anlamda teknoloji, know-how getirecek doğrudan yabancı sermaye yatırımı girişlerine dayalı bir cari işlemler finansmanına dönüşmesi lazım. ...Bu uzun dönemde sabır gerektiren bir strateji biçimi."

Ben buna da bir ek yapmak istiyorum: Geçen gün aynı sitede bir başka haber "Türk Halkının 206 milyar dolar değerinde altını var". Ayrıca Türk Halkının -çeşitli sebeplerden- bankaya yatırmadığı ciddi bir birikimi de var. Bu paralar bankaya yatırlırsa ve kamu ve şirketler sermaye ihtiyaçlarını içeriden sağlarlarsa, yabancı sermayeye vergi ancak bu şekilde konabilir. Bir de halka bunun iyice "hissettirilmesi" lazım ki dövizle borçlanmayı bıraksınlar. Bıraksınlar ki ileride döviz gerçek değerine çıktığında ağıtlar yakmasınlar!

21 Eylül 2010

Modern Çağda Sermaye Dağılımı ve Verimlilik İlişkisi

Yaşadığımız gezegende binlerce yıldır şirketler kuruluyor. Bunlardan bugün halen iş yapan en eskisi 800 yıllık bir İskandinav ormancılık şirketiymiş. Yalnız çoğu kişinin bilmediği kurulan şirketlerin çoğunun -oran sektörden sektöre değişiyor- battığı. Yani şirket kurmak zor ve riskli bir iş. Örneğin benim de mensubu olduğum yazılım sektöründe dünyada bugün kurulan şirketin 10 sene sonrasını görme oranı %10-20 arasında. Kaliforniya'nın kuzeyindeki Silikon Vadisi'nde bu oran iki katına çıkıyormuş. Geçmişte yapılan yatırımın, biriktirilen kalifiye iş gücü ve üst bilgi (know-how) ve de oluşturulan markaların semeresini topluyorlar. Yatırımcılar -özellikle "risk" ya da "girişim" sermayesi denilen hisse karşılığı teminat olmaksızın projeyi fonlayanlar- bunu bildiklerinden o bölgede kurulan şirketlere daha bonkör davranıyorlar. Sonuçta da başarı artıyor ve bu döngü ta 1930'larda HP gibi şirketler orada ilk kurulduğundan beri böyle devam ediyor. Örneğin geçtiğimiz dönemde Oracle'a satılan Sun Microsystems 1984'te kurulduğunda henüz "0" iş yapmışken kasasına 100 milyon dolar koymuşlar!

Şimdi iki nokta var:

1. Risk sermayedarı hiçbir zaman %49 hisse oranını geçmemeli deniliyor. Mesele sadece kar-payı dağılımı değil. %51 demek, yönetimde son sözü söylemek demek. Şirketlerde bazen kritik kararlar alınması gerekiyor ve bu kararı alacak olanın fikrin sahibi mühendis olmasının konuyu sonradan öğrenmiş bankacı olmasından daha verimli olduğu uzun deneyimler sonucunda ispatlanmış. Örneğin diyelim ki şirket zarar ediyor ama mühendisin aklına kalan son parayla bir atılım yapmak geldi. Eğer yatırımcı ortağa inisiyatif bırakılırsa "bu iş olmayacak, kapatalım dükkanı" deme riski var. Tabii kalan para batabilir de ama bu mühendisin yapılan her hatadan çıkarttığı derslerin de hakkını vermek lazım.

2. Hisse yalnız fikir sahibine değil, diğer çalışanlara da verilmeli. Örneğin Steve Ballmer Microsoft'un kurucularından biri değil. Bill Gates ve Paul Allen kurmuş 1975'te, Ballmer'ı 1980'lerin başında Procter & Gamble'dan profösyonel yönetici olarak transfer etmişler. Kendisine o zaman yaklaşık %10 gibi bir hisse vermişler. Kendisi şu anda 30 yıldır aynı şirkette ve şu anki pozisyonu CEO'luk. Allen çok önce hisselerini satmış ve şu an Ballmer'ın üstünde sadece Yönetim Kurulu Başkanı (Chairman) olarak Bill Gates var. Vikipedi'ye göre şu anki serveti -Microsoft hisselerinin bir kısmını elden çıkartmış olmasına rağmen- 14,5 milyar dolar. Çünkü Microsoft'un toplam değeri yaklaşık 280 milyar dolar! Ayrıca bu kariyer ve şirket yalnızca onu milyarder yapmamış, binlerce Microsoft çalışanını da milyoner yapmış. Aynı taktiği Google, Facebook gibi nispeten daha yeni kurulmuş şirketler de uygulamış tabii ki.

Şimdi gelelim Türkiye'deki duruma. Bir zamanlar bir bankamızın girişim sermayedarı olmak için %70 hisse istediğini okumuştum. Bu yukarıdaki 1. maddeye aykırıdır. Bu 18-19. yy'ın "sermayeyi koyan bütün karı alır" anlayışının bir model ilerisi olarak nitelendirelebilir. Ayrıca bankacıların bu işlerin beyin işi olduğunu, mesela taşa-toprağa dayalı bir çimento sektörü gibi olmadığını ve fikir sahiplerinin onların hatta Türkiye'nin dışında alternatifleri bulunduğunu farketmeleri lazım. Yazılım sektöründe örneğin eğer alana özgü mesela bir "muhasebe yazılımı" geliştirecekseniz mecbursunuz onlara ama eğer dünyaya satılabilecek bir "sistem yazılımı" geliştirecekseniz olmayabilirsiniz. Ne var ki Türkiye'de de alan yazılımlarında bir doygunluk hissediliyor. Örneğin neredeyse bütün benzin istasyonları, İnternet Kafeler artık sistemlerini kurmuş ve oturtmuş durumda. Dolayısıyla gençlerin "uçağa atlayıp" gidenlerinin sayısı epey fazla.

Ama Türkiye'de çok güzel şeyler de oluyor! Örneğin Türkiye'nin en varlıklı vatandaşı Hüsnü Özyeğin sadece 9 yıl önce kurduğu FIBA Sigorta'yı Japonlara 490 Milyon TL'ye sattığında öğrenildi ki hisselerin %6,92'si orta ve üst düzey yöneticilere prim olarak verilmiş ve onlar bu satıştan 30 milyon TL kazanmışlar! Kimileri diyorlar işte "hep bizim şirketlerimiz satılıyor" diye. Doğrudur yanlıştır tartışılır. Ancak tek tek işadamlarının akıntıya karşı kürek çekmeleri beklenemez. Devletin politikası dış ticaret açığını finanse etmek için şirket hisselerinin satışını teşvik ise onlar ne yapsın!

20 Eylül 2010

Küba-Türkiye Paralelliği (!)

Geçenlerde bir e-posta aldım üye olduğum bir google grubundan. Başlığı aynen şöyle: "Küba Halkı Emperyalizme Karşı Onurla Direniyor". Bunu içinizden bazılarınız da aynı gruba ve iletinin gönderildiği diğer gruplara üyeyseniz almışsınızdır. Bilmiyorum siz ne düşündünüz ama benim aklıma Küba Halkının "hür insanlar" olmadıkları geldi. Küba'da seçim yapılmıyor. Sendika yasak. Ülkenin vatandaşları ülke dışına çıkamıyorlar. Adeta bir açık hava hapishanesinde yaşıyorlar, aynı Kuzey Koreliler gibi.

Hatırlarsınız eskiden -çok değil bir kaç sene öncesine kadar- Küba Halkı el yapımı sallarla, hatta şambriyellerle denize açılıp Florida'ya ulaşıp mülteci olmaya çalışırlardı. Denizde telef olmadılarsa kumsalda ABD yasaları gereği bir kovalamaca olurdu. Eğer polis onları kumsalı aşıp asfalta ulaşmadan yakalarsa sınırdışı edilirlerdi. Eğer bunu başarırlarsa -biraz bana da tuhaf gelen- aynı yasa gereği "mülteci" olurlardı.

İşte onların bu "onurlu" direnişi şimdi durmuş. Neden mi? Küba Komünistleri ABD'lilerin ve Avrupalıların 1920'lerde keşfettiği "turizm"i icat etmişler. ABD'den Küba'ya uçuşlar ve deniz seferleri yasak ama Avrupalı ve Kanadalılar -sanıyorum biraz nostalji olsun, sadece Küba'da kalan 1960 model Amerikan otomobillerini çocukları tanısın diye- Küba'ya turistik gezi düzenliyorlarmış. Şimdi sosyalizm/komünizm bunun neresinde? Sovyetler Birliği'nde turizm mi vardı? Belki politbüro üyeleri misafirhanelere gidebiliyorlardı ama o da herhalde en fazla bir kaç bin kişi! Rusya'nın sahil kenti Soçi'deki otellerin hepsi 1990 sonrası yapıldı ve yapılmaya devam ediyor.

Gelelim bu anlayışın bizdeki yansımasına. Maalesef hepimiz Tuzla'da tersanelerde pek çok işçi ölümü olduğunu biliyoruz. Orada tam 40 tersane varmış ve binlerce işçi çalışıyormuş. Şimdi aynı zihniyet diyor ki "tersaneler kapatılsın"! Siz sanıyor musunuz ki oradaki işçiler için tersaneler uzak bir yere, mesela İskenderun'a taşınsa iyi olacak? Zaten işçilerin de çoğu bu söylemi desteklemedi. Halbuki benim daha önce yazdığım gibi "tazminatlar hakkıyla verilse" sorunu teknik ve idari önlemlerle işveren zaten çözerdi. Esasında bahsettiğimiz zihniyetin de yurtdışında okumuş, kendini geliştirmiş bireyleri var. Ancak tazminat sistemi "komünist icadı" olmadığından işi yokuşa sürüyorlar! Vur deyince öldürmeleri karşı tarafın da aslında çok işine geliyor. Çünkü o işletmelerin yaptıkları stratejik işler (örneğin Deniz Kuvvetlerine bir tanesi hücumbot üretiyor), verdikleri vergi ve de yarattıkları istihdam var. Devletin tamamen onları gözden çıkartması ihtimal dışı! Neymiş yer darmış, sıkışık çalışıyorlarmış. Bu tip teknik sorunların teknik çözümleri olur. Siz pire yüzünden yorgan yakmaya kalkarsanız kimseyi ikna edemezsiniz. Sonuçta vakit kaybı olur ve yeni ölümler gerçekleşir.

Halbuki devlet her ihmal sonucu ölüme İslam'ın öngördüğü 250.000TL tazminatın verilmesini sağlasa çok can kurtulurdu. Ayrıca daha önce de yazdığım gibi devletimiz AİHM kararı nedeniyle 133.000Euro tazminatı -ki bu da yaklaşık aynı ederdir- Hrant Dink'in ailesine ödeyecek. O insan da gariban işçinin ailesi niye adam yerine konmuyor?

Son olarak siz eğer "ya bunlar televizyoncuların ve gazetecilerin aklına niye gelmiyor?" diye sorarsanız büyük saflık etmiş olursunuz. Onlar da dünyayı çok iyi tanıyorlar ama öyle konular oluyor ki "kartellerin çıkarı" devletin milletin faydasına zıt oluyor. İşte o "özgür" basın bu durumda neyi tercih ediyor görüyorsunuz...

19 Eylül 2010

Askerliğe Alınma Şartları--Bilimsel Bir Eleştiri

Biliyorsunuz ordumuz NATO ordusu. 5-6 yıldır asker adayları eğer kendi istekleri olmazsa tıbbi muayaneden geçirilmiyorlar. Ayrıca bir başka bilgi: Ülkemizde "obezite" gençler arasında sürekli artıyor. Dolayısıyla hastaneye başvurularda en büyük sebep "aşırı kilo" oluyor.

Tüm dünyada vücut ağırlığının fazlalığı boya oranla bakılıyor. Örneğin, 1.90 boyunda uzun boylu biri dahi olsanız sizin için 118kg "morbid obezite", yani Türkçesiyle "ölümcül" obezite sınırı olarak kabul ediliyor. Bu sınırın üzerindeki bireylere -Türkiye dahil- dünyada özel sigorta şirketleri sağlık sigortası yapmıyorlar! Hayat sigortasında primler inanılmaz yüksek oluyor.

Gene örneğimize dönecek olursak, Türkiye'de 1.90 boyunda bir asker adayısınız ve hastaneye gittiniz. Size rapor vermeleri için ta bu 118kG sınırında olmanız gerek, bunu biliyor musunuz? 115kg için "koşarsın zayıflarsın" diyorlar!

Gene bir NATO ordusu olan ABD ordusunda bu konuda Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinde değişik standartlar uygulanıyor. Ben aşağıdaki sayfadan bizim ordumuzun en büyük kuvvetini Kara Kuvvetleri oluşturduğu için karşılaştırma açısından US Army (ABD Kara Kuvvetleri)'nin standartlarını inceledim.

Bu sayfada ölçüler inç ve pound cinsinden verilmiş. 1inç = 2,54cm'dir. Ayrıca 1kg = 2,2pound.
190cm = 74inç yaptı. Tablodan karşılığına baktım: 201 pound çıktı. Onu da çevirince ne çıktı bilin bakalım: 91,17kg! Yani 93kg iseniz sizi ABD Kara Kuvvetlerine almıyorlar ama bizim Kara Kuvvetlerimizde 116kg askerlerimiz var!

Şimdi buradan sormak gerekiyor: Siz hiç "kilolu terörist" gördünüz mü? Ben bu 118-91=27kg'lık farkın acemi eğitiminde 1 ayda verilebileceğini hiç sanmıyorum. Ayrıca ülkemizde önleyici tıp gelişmemiş olduğundan SGK "diyetisyen" ücretini de ödemiyor ki gençler askere gitmeden önce uğraşsın kilo versin! Şimdi mantıken geriye üç şık kalıyor:

1. Bu insanlara GATA'da vs. tedaviye alınacak zayıflatılacak
2. Bu insanlar askere alınmayacak ve profösyonel askerler arttırılacak
3. Ordunun teknolojisi arttırılacak, daha az askerle daha çok görev başarılacak. Örneğin İngiliz ordusu, İngiltere'nin nüfusu 80 milyon olmasına ve Türkiye'ninkine yakın olmasına rağmen sadece 108.000 askere sahip!

Şimdi denilebilir ki bunların her üçü de "kaynak" gerektiren çözümler. Doğru. Önerim: Devlet fast-food'a daha çok vergi koysun. Kazandığı ile spor sahaları yapsın. Ama tabii gene de kilolu olanlar olacaktır o zaman da kalan parayla yukarıda saydığım 3 çözümü uygulasın. Zira ben Güneydoğu'da görev yapan askerlerin göreve çıktıklarında "arkamı koru" dedikleri devrelerinin her an "kolestrolü fırlayabilecek, tansiyon sorunu olabilecek" biri olmasından hoşnut olduklarını hiç sanmıyorum!

18 Eylül 2010

Vatan Haini

Siyaseti izliyorsunuzdur. Zaman zaman karşılıklı olarak çok ağır sözler sarfediyorlar. Örneğin birisi birisine "kafatasçı" dediğinde öteki onu "vatana ihanetle" suçluyor. Ancak burada bir incelik var: Irkçılık, kafatasçılık ya da faşistlik birer düşünce akımıdır. İğrenç şeylerdir ve İslam'a aykırıdırlar ama geçmişte bu ülkede gazetelerde "faşist İtalya'ya selamlar" diye manşetler atılmış. Ancak "vatan hainliği" suçtur ve ispata muhtaçdır.

Ben bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Diyelim ki bugün bu haberleri izleyen çocuklar yarın büyüdüler ve devlette iş başına geldiler. Eğer beğenmedikleri her görüşe öyle derlerse o zaman ispatlanmış vatan hainleri toplumda saygı görmeye başlamaz mı? Zaten herkes birbirine öyle söylüyor olursa sapla samanı kim ayıracak? Ve sadece "değişim" isteyen ve bunun için reform yapanların öyle damgalanmasını kim önleyecek? Bilirsiniz her değişim “sancılı” olur, birilerinin ayağına basılmasını gerektirir. Onlar da genelde eskl düzenin kaymağını yemiş olan “sesi çıkan” kimseler olurlar ki bu “kakofoni”de kimin doğruyu söylediğine karar verilmesi sorun olabilir. Demokrasinin kurumsallaştığı ülkelerde bu tip şeylere rastlanmaz. Oralarda da örneğin özelleştirmeler yapılır, terörle mücadele edilir ancak bu tip ifadelerden geri durulur.

17 Eylül 2010

Güneydoğu/Kürt Sorunu Nasıl Çözülür? Yenilikçi Yaklaşım

Okumuşsunuzdur, PKK 1979 yılında kuruluyor. Henüz eylem yapmamış ve kan dökmemiş olmasına rağmen darbe sonrası Diyarbakır Cezaevinde bazı yanlışlar yapılıyor. Gerçi aynı yanlışlar Mamak'ta da yapılmış ancak Güneydoğu'daki nüfusun kışkırtılmaya daha yatkın olması, feodal yapı (1970'lerde çekilmiş bölgede geçen filmleri hatırlayın--hatta mesela Kemal Sunal'ın filmlerini), dış güçlerin de desteğiyle 1984'te ilk eylem yapılıyor. Dış güçler demişken bir parantez açmak istiyorum. Esasında dünyada hemen her ülkenin hatta dünyada birey olarak insanların çoğunun düşmanı vardır. Yapılan bir araştırmaya göre her bir ABD vatandaşının ortalama yaklaşık 2,3 düşmanı varmış. Ülkeler bazen birbirlerine karşı direkt saldırırlar bazen de -özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası bunun çok yıkıcı olduğunu gördüklerinden- terörü kullanırlar (maalesef). Geçen gün TV'de bir Profesör aynen şunu dedi: Siz bugün İngiltere'nin neden ABD ile aynı dış politikayı izlediğini sanıyorsunuz? Eğer bu konuma oturmasalardı Kuzey İrlanda'da IRA'ya yapılan ABD'li Katolik İrlandalıların yardımına dur denmeyecekti ve barış asla olmayacaktı!

Her neyse benim özgün önerime gelirsek, bilmiyorum hiç kaza geçirdiniz mi? Mesela kendi kusuru olmadığı halde ölen ya da yaralanan bir yakınınız oldu mu? Benim eniştem bu şekilde vefat etti. Eşi mahkemeye gitti. Dava uzun sürdü falan demeyeceğim, onu zaten tahmin etmişsinizdir. Ancak Türk Hukukunda, kanunların Fransa, Almanya, İtalya ve İsviçre'den çevrildiği yıllarda o ülkelerde hüküm süren anlayışın bir kalıntısı olarak şöyle bir anlayış var: Tazminatla zengin olunmaz! Duymuşsunuzdur belki. O yüzden adamı öldürseniz sanıyorum bugünkü kurla yaklaşık 30.000TL gibi bir tazminat ödüyorsunuz. İslam hukukunda bu 100 devedir. 100 deve bugünkü rayiçle yaklaşık 250.000-300.000TL yapar. Batı'daki tazminatları da duymuşsunuzdur. Mesela AİHM Hrant Dink için 133.000Euro tazminata hükmetmiş. Bu da yaklaşık 250.000TL eder--aklın yolu bir ne de olsa! Yani biz hukuku almışız (diyelim ki Windows 95'i) ama yıllar yıllar geçmiş bir türlü -genelde İngilizce kelime kullanmayı sevmiyorum ama- "upgrade" etmemişiz. Windows 7 çıkmış (hukuk gelişmiş dünyada), ekonomi büyümüş (64-bit bilgisayarlar çıkmış, işlemci hızı 40MHz'den 3GHz'e (3000MHz'e) çıkmış biz hala Windows 95 kullanıyoruz! Şimdi sizin de bir yakınınızı öldürseler, belki katili yakalayacaklar ve hapse atacaklar, doğru, ancak eşi çocukları maddi sıkıntı çekecek. Bu Haktan reva mı?

Peki neden kimse buna bir dur demiyor? Sanıyorum bunun nedeni Türkiye'de her yıl hatta her Allah'ın günü ihmal yüzünden meydana gelen iş kazaları. Eğer adam öldürmeye 300.000TL tazminat ödenirse o zaman mantıken işçinin kolunu koparmaya, sakat bırakmaya 80.000TL gibi bir rakam verilmesi gerekecek. Ben buradan iş dünyasına sesleniyorum. Belki siz bu sistem düzelse birinci yıl ihmalleri engelleyemeyeceksiniz ve bir kaç yüz bin TL tazminat ödeyeceksiniz, doğru. Ama hem bu sizi disipline edecek ve sonraki yıllarda ihmallere karşı teknik ve idari önlemler alacaksınız ve kul hakkından kurtulacaksınız, hem işçileriniz işlerine daha sıkı bağlanacak ve de verim artacak, hem de yabancı yatırımcıların ilgisi artacak.

Ayrıca turizm geliri de artacak. Neden mi? Çünkü Avrupa'da ve özellikle ABD'de milyonlarca insan üçüncü dünya ülkelerine seyahat etmekten geri duruyormuş bunu biliyor musunuz? "Asla Brezilya'ya, Türkiye'ye, Karayiplere gitmeyin!" diye yazılar yazıyorlar. Sadece ABD, AB, Japonya'ya gidilmeliymiş. Çünkü 3. dünya ülkelerinde başınıza bir iş gelse, öldürülseniz, sakat kalsanız aileniz hak ettiğiniz tazminatı alamaz, mağdur olursunuz diyerek propaganda yapıyorlar. O yüzden Türkiye'ye dünyanın en az para harcayan turistleri geliyor. Başka bir yere, mesela Fransa'ya, İspanya'ya gidemeyen ve ülkesinde de "çalışmaktan ölecek gibi olan", bunalan, riski alıp geliyor. Siz istediğiniz kadar lüks otel yapın bu sorunu şekilde çözemezsiniz.

Şimdi gelelim Kürt sorununa... Bilmiyorum biliyor musunuz, devletimiz 30 yılda 20.000 teröristi etkisiz hale getirmek için 300 milyar dolar harcamış. Bu terörist başına 15.000.000 ABD doları ediyor. İkinci bilgi: devlet her yıl 1000 faili meçhul cinayeti bölgede "engelleyemiyor" ve de çözemiyor. Benim önerim: Devlet bu 1000 aileye her birine 300.000TL tazminatı ödesin. Bu senede 300 milyon dolar yapar. Bu büyük bir "adalet duygusu" doğurur. Zaten o 1000 kişiden %2'sinin kardeşi veya çocuğu dağa çıkmaktan alıkonsa yeter. Zaten 20 kişiyi devlet ele geçirmek için -kişi başı 15 milyondan- o kadar harcayacak. Ayrıca bu 300 milyon rakamı ödenirse Ankara'da, İstanbul'da bazıları rahatsız olurlar. Bu kadar para ödeyeceğimize "yapmayalım, yaptırmayalım" derler. Bu durumda da bu para bir kaç yıl sonra yıllık 30-40 milyon TL'ye düşer.

16 Eylül 2010

Haset

Haset dini bir terimdir. Bende yok başkasında da olmasın demektir. Büyük günahdır çünkü toplumu yer bitirir. İnsan sürekli kendini başkalarıyla kıyaslar ve bunu yanlış bir şekilde yapar. Sürekli başkalarına çelme takmaya çalışır, onları kıskanır. Ama kendi de hiç mutlu olmaz, çünkü karşısına kendinden üstün birileri mutlaka çıkar. Daha zengin, başarılı, akıllı vs. Bu da insanın mutsuzluğuna sebep olur. Ayrıca herkes "meyve veren ağaçları taşladığından" ekonominin verimi düşer. İnsanlar çalışma azimlerini, başarma gayelerini kaybederler.

Bunun yerine tavsiye edilen "imrenme"dir. Bu "başkasında var, bende de olsun" demektir. İnsanın kendisini daha çok çalışmaya, üretmeye, kazanmaya teşvik eder. Bu gelişimi doğurur.

Ülkemizde bazı kesimler 1 Mayıs'larda olsun, diğer fırsat bulduklarında özellikle banka şubelerine saldırırlar, herhalde bunu izlemişsinizdir. Onları kendi yoksulluklarının sebebi olarak görürler. Evet bankalar faizle para satarlar. Ancak bunun Kuran'da geçen "riba" olmadığını söyleyenler var. Zira eski zamanda para altındanmış, değer kaybı düşükmüş. Ancak günümüzde kağıt para kullanılıyor, fiyatlarda artış oluyor. Buna dayanarak bazı alimler örneğin konut kredilerine eğer kira kadar taksitle ödenebilecekse cevaz veriyorlar.

Ancak mesele sadece banka meselesi değil. Biliyor musunuz 12 Eylül öncesinde bazı insanlar Boğaz'daki yalıların bahçelerine girip inceleme yapıyorlarmış. Ev sahipleri sorunca demişler ki "burada bugüne kadar siz oturdunuz, devrimden sonra biz oturacağız, el koyacağız"! Boğaz'da belki bir kaç yüz belki de bin yalı vardır. Hadi el koydular diyelim, neden bazı kişiler birer tane kapacak da diğer devrimciler mahrum kalacak? Bunun kıstası nedir? İlk gelen? En fazla militanlık yapıp "politburo"ya giren?

Bence bu işin çözümü serbest rekabeti yoketmek değil, sağlamaktır. Eğer insanlar çalışanın, fikir üretenin kazandığı bir ortam bulurlarsa bu tip zararlı fikirlere kapılmazlar. Ne var ki ülkemizde pek çok sektörde tekelleşme var. Örneğin Türk Telekom'un devlet tekeli benim de içinde bulunduğum yazılım sektörüne inanılmaz zarar vermiştir. Bu mesele yalnız 65 yaşındaki teyzelerin telefon faturasının yarıya düşürülmesi meselesi değildir. İnternet'in Türkiye'de geç kabul görmesinin sebebi budur. Şimdi bazıları diyebilir ki çoğu site 2005 yılındaki telekom özelleşmesinden önce de faaliyetteydi. Doğru, ama çoğunun sunucuları yurtdışındaydı. Ayrıca içerikleri de artan bantgenişliğine bağlı olarak gelişmiştir. Örneğin 5 yıl önce İnternetten kaçırdığınız favori dizinizi seyredemezdiniz. Yani nicelikten ziyade nitelik ile ilgili bir konudur bu. Uzmanların görüşü daha önce dinlenseydi çok iyi olurdu. Yalnız hangi uzmanlar? Türkiye'de Bilgisayar Mühendislerinin bir odası yok, Elektrik Mühendisleri Odası var. Oradaki yöneticiler yıllarca ısrarla ve inatla özelleşmeye karşı çıktılar. Devleti ve medyayı etkileyerek bu konuda çeşitli dava ve kamuoyu oluşturma çabalarıyla tıkanıklık yarattılar. Bence bir kimse,

- önce insandır
- sonra bir inancı vardır
- sonra bir vatandaşlığı, ülkesi vardır
- sonra bir mesleği vardır
- ancak sonra bir siyasi görüşü vardır

Ancak bazılarının sıralamasında siyasi görüş meslekten önce geldiği için okulda kendilerine öğretilen boolean ve bulanık mantık gibi kuralları özümseyemiyorlar. Hal böyleyken hem savları bilim dışı oluyor hem de mesleki başarıları düşüyor. Mesela diyelim ki bugün telekom devlet malı olsaydı, gene yabancı firmaların ürettiği ekipman kullanılmayacak mıydı? Siz sanıyor musunuz ki bir yönlendirici, içindeki gizli bir kod sayesinde içerisinden geçen verinin kopyasını yurtdışındaki bir IP'ye gönderse, 300 küsur GIGA bitlik bir Türkiye yurtdışı bağlantısında farkına varılabilir! Bilmiyorum hiç protokol analizi yapan yazılımlar gördünüz mü, bunların kurulması, işletilmesi hele ki şifreleme gibi konuları da hesaba katarsak ne kadar zor. İşte Birleşik Arap Emirlikleri'nin, Hindistan'ın Blackberry'ye tahammül edememesinin nedeni bu. Çünkü yalnızca iletiler şifrelenmiyor, aynı zamanda da hepsi, isterseniz komşunuzla yazışın, Kanada ve İngiltere üzerinden yollanıyor, oralarda kayıt altına alınıyor.

Baktığınızda bu şifrelerin çözümü için değişik yöntemler kullanılıyor deniliyor. Ama en etkin olan, üretici firmayı bütün konuşmaları çözen ana anahtarı hükümetlerle paylaşmaya ikna etmek. Bundan beş yıl önce Skype görüşmelerinin hepsi Avrupa'da çözülüyor ve kaydediliyordu. Ta o zaman bir yabancı meslektaş arkadaşım ihaleyi aldı ve kodu yazdı. Bana Windows 2003 kullanmaları biraz tuhaf gelmişti o zaman o bunun Linux'a göre %26 daha hızlı paket okuduğunu (kokladığını) söyledi. Ayrıca hiç aklıma gelmezdi ama "madem ki her görüşme bir kere yazılacak ve ayda yılda bir okunacak, o zaman direkt NTFS'e dosya olarak yazalım" demişler, milyonlarca doları Oracle'a veritabanına vermemişler. Bedava veritabanı dahi kullanmamışlar performansı yüksek olsun diye!

Her neyse sanırım telekom'un sadece devlet malı olarak tutarak stratejik önemini koruyamayacağımızı anlatabilmişimdir. Eğer gerçekten konuşmalar dinlenemesin deniliyorsa, telekom özel olur, o ortamda teknokentlerde firmalar İnternet'te iş yapmaya başlarlar, üst bilgi (know-how) birikir. Sonra bu firmalar kırılamaz bir algoritma bulurlar ve önemli görüşme yapacaklar bunu kullanan yazılımlar kullanırlar. Şimdi Aselsan'ın bu tip cihazları çoktan devlet görevlilerine verdiğini söylüyorlar. Ancak bu cihazlarda nasıl bir algoritma kullanıldığı muamma. ABD Savunma Bakanlığı 2000 yılında Belçika'lı iki matematikçinin bulduğu AES alkgoritmasının patentini satın aldı ve algoritmayı dünyaya açtı. Bugün Winzip dahi bunu bedava kullanıyor. Hem algoritmanın tüm zayıf yönlerini bildikleri için Winzip ile yapılan şifrelemeleri kırabiliyorlar hem de dünya algoritmayı gördüğü için, kendileri dışındaki biri kırsaydı duyacaklardı. Bu konularda büyük bir rekabet var. Mesela GSM, SSLv2 hep kırılmış algortimalardır. Bir algoritmayı eğer beyaz şapkalı (bulduklarını açıklayan) hacker'lar kıramazsa siyah şapkalılar da (kötü niyetliler) de büyük ihtimal kıramaz. Ayrıca bilmeyenler için yazayım bu algoritmaları görmek onları kırmanızı sağlamıyor, anahtarlar sürekli değişiyor. İşte bu durumda Aselsan'ın yaptığı bana çok doğru gelmiyor. Bence kaynak kodu dahi açmalılar. Hatta Pitbull diye bir firewall (güvenlik duvarı) yazılımı kendine kırılamaz diyordu. Bir ödül koydular 80.000 dolar veririz dediler ve birisi parayı aldı. Ben Aselsan'dakilerin yerinde olsam sadece teknolojiyi değil, bu hem test hem de pazarlama taktiklerini de düşünürüm. Devlet bugün Sanayi Bakanlığı aracılığıyla proje getiren girişimcilere 100.000TL hibe veriyor. Devlet bu şekilde 10.000.000TL dağıtabiliyorsa isterse Marslı olsun kendi algoritmasının sağlamlığını test edecek birine de versin parayı. İnanın bu devletin çok parası var ama öncelikleri yanlış.

Neyse bu sabah canım yazı yazmak istedi, ben de daldan dala atladım.

Ana sayfa | Duzyazi 2. sayfa | Duzyazi 3. sayfa